Bir Tartışmaya Müdahale; Bilinç Problemi

Zihnin Ucu Bucağı, bilinç ve dünya bir midir? sorusunu soru, tartışma, olumsuzlama, eksiği gösterme, hipotez sunma şeklinde bir diyalektik işleterek cevaplamaya çalışıyor. Tartışmayı soruları ile yönlendiren Tim Parks’ın kitap takdiminde bir edebiyatçı olduğunu, Ricardo Manzotti’nin ise felsefeci, psikolog ve robotik mühendisi olan çok yönlü bir düşünce insanı olduğunu öğreniyoruz. Üslupları ve yöntemleri oldukça parlak ve ilgi çekici. Uzun süredir tartıştıkları konuyu bir kitap formuna dönüştürerek, 15 tartışma-bölümlük bir metin sunuyorlar. Ben bu ize sadık kalarak adım adım, not ve görüşlerimi ifade ediyorum. Ancak ana fikri destekler nitelikte olan, tekrarına gerek görmediğim ve detaylandırma imkanımız olmayan polemikleri atlayacağım.

Zor bir kavram; bilinç:

“Çoğu insana göre bilinç birçok anlama gelir ve farkındalık, öz farkındalık ve dil aracılığıyla düşünmeyi içerir. Ama filozoflara ve sinirbilimcilere göre terimin asıl önemli anlamı, bir şeyler hissetmek ya da bir duygu veya deneyime sahip olmaktır.” (Manzotti – s. 10)

Kitap boyunca süren bu vurguyu şimdilik bir soru olarak bırakalım; filozoflar ve sinirbilimcilerin açıklamalarının ortaklaşması, düşünme şekillerinin benzer olması gerekir mi?

“Bunu düşünmenin kolay bir yolu, acıyı ele almak. İçgüdüsel olarak hepimiz acı hissetmenin bir şey olduğunu kabul ederiz. Bir deneyimdir bu. İşte bu yüzden hayvanları incitmek istemeyiz, çünkü başlarına gelenleri hissettiklerini düşünmek için iyi nedenlerimiz vardır. Ve kendi başımıza gelenlere dair bu his varoluşumuzu niteler. Bunun için kullanılan teknik terim ‘fenomenal deneyim’ veya ‘bilinçli deneyim’ ama açıkçası ikisi de bana biraz laf kalabalığı gibi geliyor çünkü deneyim her zaman hissettiğimiz bir şeydir zaten.” (Manzotti – s. 10)

Biz acı çektiğimiz için başka canlıya acı çektirmek istemeyiz diye önermiyor burada Manzotti belli ki, bu çok saçma olurdu. Ama hayvana acı hissettirmemeye ait tavır, bu deneyime dayanır demek de doğru olmaz. Bu farkındalık insana aittir, insan deneyimlediği gibi bu konuda ahlaki bir tavır almasına veya hayvanın duygularına karşı değişik ölçüde hassas olmasına başka mekanizmalar yol açar. Ancak bunu deneyime sabitleyemeyiz. “Fenomenal deneyim” ve “bilinçli deneyim” ile kastedilen ise iki farklı şey.1

“İnsanların dünyayı deneyimlediğini, bir şeyler hissettiğini bilmeseydik, nörofizyoloji hakkında bildiklerimizden yola çıkarak bu bilgiye ulaşabilir miydik? Hayır.” (Manzotti – s. 11)

Bu soru ve içerdiği önerme bir totoloji; bilmek insan yetisi ise, bu yetiye ilişkin mekanizma bu yetiye değil, bu yeti o mekanizmaya bağlıdır (karşılıklı etkileme imkanını sabit bırakalım). Deneyim, yeti ve bilgisi mecburen bir arada olacaktır. Ancak o mekanizmaya yol açan koşulları oluşturan fiziksel dünya insan olmadan da var olurdu.

“Bilinç, bütün diğer fiziksel olaylar gibi -sabah göğü ve güneşin önünden geçen bir bulut gibi- dilsiz olan fizyolojik aktivitelerden ziyade, bir deneyim yaşadığımız, olayla ilgili bir şeyler hissettiğimiz olgusuna gönderme yapmak için kullandığımız bir kelimedir.” (Parks – s.11)

Manzotti’nin şevkle desteklediği bu tanım, bilinci deneyimleme ile ilişkilendiriyor. Ardından, Parks’ın da kabul ettiği gibi gerçekliği bir fenomen olarak ifade ediyor. Bilinci bir fenomen gibi, yani “madde ve enerjiden meydana gelen ve aktivitesi fiziksel özellikleriyle açıklanabilen bir şey olmasın ki?” diye önerme içeren bir soru soruyor. Burada, bir ontoloji sorunu var mı? Fenomen gerçekliğin bir parçası. Olay ve deneyimi de eşitliyor ki tamamen düz bir ontolojiden konuşmak değil midir?

Renk deneyimi üzerine

Parks-Manzotti “renk” kavramı üzerine tartışıyorlar ve bu konudaki bilimsel açıklamaların yetersizliği konusunda hemfikir oluyorlar. İçinde renk olmayan şu kuramı benimsiyor görünüyorlar: “çoğu insanda -hayvanlar farklıdır tabi- üç çeşit koni hücresi vardır ve bunlara kısa, orta ya da uzun dalga boylarına daha fazla tepki vermelerine bağlı olarak sırasıyla S, M ve L koni hücreleri denir. Bu hücrelerin ‘çıktıları’ önce retinada birleştirilir, ardından optik sinir aracılığıyla çeşitli kortikal bölgelere gönderilir -meşhur V4’de dahil2” (Manzotti s.22).

Manzotti, yukarıdakilere benzer şekilde “eğer renk deneyimimiz olmasaydı, bilimin onun var olduğunu düşünmesi için bir neden olmazdı” ifadesini kullanıyor. İnsan renk algısı olmayan ama bir şekilde düşünebilen bir varlık olsaydı, renge ilişkin fiziksel kurallar geçerli olacaktı ve rengin o tür insanın düşünce nesnesi olmaması için bir neden olmayacaktı. Ayrıca bilimin ışının dalga boyları ile çalışması, bunun insan anatomisinde renk olarak algılanmasından çok başka boyutları olduğu da açık. Yani ışığın farklı ışınlarla etkileşip, farklı dalga boylarında insana renkler olarak görünmesi buna ilişkin açıklamayı insanın onu algılaması ile sınırlayamayız. Bu nedenle kendilerinin aktardığı, Nobel ödüllü Gerald Edelman’ın gerçekliğin renksiz olduğunu söylemesi daha ziyade bu şekilde anlaşılmalıdır. Algılarımız dış dünyadan ayrı değil, onun içinde ve parçası. Ama algıladıklarımız yanılmaya, ilüzyona açıktır, gerçeğin bir boyutunu ifade eder, ama ne olduğunu açıklamamız için yeterli olmayan deneyim ve algılar boyutunu. “Gerçekliğin gerçekte nasıl olduğunu öğrenmek için bilimin otoritesine ihtiyaç duyduğumuz” ifadesi tamamen doğrudur. Algıların gerçeği yansıtmamasının sonucu olarak; “Modern bilimin yapılabilmesi için nesnenin özneden ayrılması gerekiyordu; sadece elit bir âlim grubu asıl gerçeği bilebilirdi” (Manzotti s. 23) Bu kabulün sonucu, bilimin sosyal ve dönüştürücü boyutunu reddedip, Platoncu bir elitizme hapsolmak olurdu. Peki böyle bir sorundan bahsedebilir miyiz? Belki bir aydınlanma ve bilginin araçsallaştırılması fikriyle birlikte evet. Ama şunu söyleyebilirim ki, Parks-Manzotti bilinç konusunda genel geçer ifadeye meydan okuyabilmek için, burada havanda su dövüyorlar. Keza şu ifadeler ile, koca bilim tarihi alaya alınıyor; “bilimle sokaktaki insan arasında savaş meydanı” veya “bilim sana dünyanın renksiz olduğunu söylüyorsa, aslında her yerin rengarenk olduğu yolundaki algınla mücadele etmek zorundasın” (Manzotti s. 23).

Tüm bu bilim tarihi aslında bilinç konusunda bir akımı ifade eder. Parks-Manzotti’ye göre bilincin kafanın içinde, duyularla alınan girdinin beyinde bilinç fenomenine dönüştüğünü ifade eden içselci görüşün açmazlarıdır bunlar. Ve bu çıkmazlar Manzotti’ye bu bahsin sonunda şu soruyu sorduruyor: “..bilincin dünyanın bir temsili olduğu fikrinin ötesine geçmeliyiz. Belki bilinç gerçekliğin ta kendisidir. Veya bu tartışmanın arkasında yatan özne-nesne ayrımını bir kenara bırakmamız gerekiyordur” (Manzotti s. 26). Bakalım, bu çıkmazlara bir alternatif sunabilecekler mi?

Manzotti, bilginin fiziksel bir şey olmadığını söylerken ekliyor; şey bile değildir. “Bilgi ya da enformasyon bilinçli deneyim gibi doğal bir fenomenin temelini oluşturmaz, zira bilinçli deneyim -bunu daima hatırlamalıyız- bir şeydir, uyanık olduğumuz her an deneyimlediğimiz bir fenomendir” (Manzotti s. 34).

Enaktivizm

Parks ve Manzotti 4. sohbette enaktivizm (etkinleşimcilik) diye, J. Kevin O’Regan ve Alva Noe isimli beyin ve davranış bilimi uzmanlarının attığı kavram üzerinde duruyorlar. Bu kavram bilincin fiziksel eylemle ilişkili olduğunu ifade ediyordu. Örneğin çilekli dondurma yeme eylemi, çilekli dondurmaya ait bilinci oluşturur. Bunu çikolatalı dondurmaya ait bilinçten ayıran şey konusu ise, bu teorinin sorununu oluşturan nokta. Manzotti, nöronlar gibi eylemin de, hatta kültürün de bilinci belirlediğini söylüyor, ama bunların hiç birinin bilinç olmadığını ve tek başına açıklamadığını ifade ediyor. Yani “enaktivistlerin “kafanın dışına bakmaları doğru ama eyleme odaklanmaları hatalı” (Parks-Manzotti s.46).

Metafizik kontrol panosu

Bu özne-nesne ayrımını3 yönelik iki seçeneği; ayrı veya değil, diğeri öznenin fiziksel olup olmadığını belirleyen yönelimin görsel ifadesi olan bir pano. Haliyle 4 farklı eğilim belirmeye yarıyor. İlk eğilim, yani ilk anahtar özne ve nesne ayrıyı, ikincisi fiziksel olmayanı seçtiği durumudur. Manzotti, Descartes’in maddi olmayan tinsel özne (ruh) ayrımının bu kutuda olduğunu belirtiyor. Bedenden ayrı bir varsayımını baştan eliyoruz. İkinci eğilim, ilk anahtar özne ve nesne ayrıyı ama öznenin (nesnenin) fiziksel olduğu hali temsil eder. Manzotti bunu Galileo’dan günümüz sinirbilimcilere uzanan bir hat olarak ifade eder ve daha önce düşünceyi beyne sıkıştırıyor diye eleştirdiği içselcilik olarak adlandırır; bu eğilim de “çıkmaz sokaktır” (Manzotti s.50). Üçüncü eğilim, özne ve nesne ayrı değil, özne fiziksel değil imajının, Berkeley, Leibniz’e dayandığını ifade edip, fiziksel olmayan dünya felsefi kabulünü çok da ciddiye almadan ilerliyoruz.4 Dördüncü eğilim, belli ki, özne ve nesne ayrı değil, özne fiziksel durumu. Manzotti enaktivistlerin durumunun fiziksel özne ama nesne ile ayrımını tam yapılmadığı bir ara konumda değerlendiriyor.

Nihayet, Manzotti ve bu diyalektik tiyatronun gizli yönlendiricisi Parks, kendi fikirlerine varırlar:

“Özne/bilinç (ama beden değil, dikkat et) neden elmanın (nesne b.n.) bulunduğu yerde elmayla özdeş olmasın? Bilinç elma hakkında değil, bilinç elmanın kendisi” (Manzotti – s. 54)

Bu fikre göre, özne (ben), deneyimlediği ve parçası kıldığı nesnesi ile özdeştir. Bu fikirde, tartışmacıların tutarlılığının koşulu, özne olarak ifade ettiklerinin deneyimleri olması. Konu bilinç olduğu için bilinç, bu deneyime dayanır, hatta bilinç bu deneyimin kendisidir zira deneyimlenen ile özdeş olan budur diye ifade etmek gerekir. Ayrıca, Parks-Manzotti bu karşılaşmanın olumsal ve göreli ifade eder.

“Elma bakanın bedenine göre değişir, ama tabii çoğu insan benzer bir algı donanımına sahip olduğundan, bir yere kadar -görüşümüzün keskinliğine, konumumuza vs bağlı olarak- şekil ve renk konusunda aynı fikirde olma eğilimindeyiz” (Manzotti – s. 56).

“Başka hayvanlar veya başka araçlar, aynı ölçüde göreli ve aynı ölçüde gerçek olan başka seçkilere ve dolayısıyla başka nesne deneyimlere izin verir. Senin elman bir salyangozun elmasıyla aynı değildir” (aynı yerde)

Bu durumda yeni sorularımız oluşuyor; Parks ve Manzotti’nin bilinç fikri, çıkarımsal ve enformatif bilgi arasında bir ayrım yapmıyor mu? Parks-Manzotti’nin bilinç fikri, basitçe algımızın farkındalığı anlamına mı geliyor? Öyleyse, Parks-Manzotti hayvanların da bilinci olduğunu mu savunuyor?

Manzotti’ye göre bilinç, deneyimlenen şeyi açıklamak için icat edilmiş bir kavram. Böyle bir akıl yürütmenin devamı haliyle; “deneyimle elma bir ve aynı şeyse, bu durumda elamadan ayrı bir bilinçten bahsetmeye gerek yok demektir. Elmanın kendisi yeter de artar” (Manzotti s. 57) fikrine varır ve bunun hep bir felsefi hipotez hem de ampirik olarak doğrulamaya açık bilimsel bir hipotez olduğunu savunur. 6. tartışmadan itibaren bu fikre ait olası soruları cevaplamaya ve tezlerini detaylandırmaya başlarlar. Bakalım sorularımıza cevap bulabilecek miyiz?

Yazarlar, deneyimlenen nesnenin bizim bilincimizden bağımsız da var olduğunu kabul ediyorlar (neyse ki!), bunların bir arada bizim dışımızda var olan bir fiziksel yasalar etkileşimi içinde olduğunu da kabul ediyorlar. Beden olarak ben, örneğin bir masa üzerinde duran elmaya yaklaştığımda, bu karmaşaya dahil olurum. Ancak bilinç, benim onuları görmem, koklamam, tatman, kütlesini ağırlık olarak deneyimlemem ile oluşur. Bu beyinde (içselcilerin söylediği gibi!) gerçekliğe, nesnelere, dünyaya ait bir temsil olmadığı anlamına gelir. Peki bu durumda dışımızda bir dünya fikri ne kadar tutarlı kalır? Sorularımız hala geçerli.

Zaman Boyutu

Parks tartışmanın ilk kısımlarında tekrarladığı şeyi 7. tartışma girişinde tekrarlıyor: “Nasıl oluyor da uyurken -ama sık sık uyanıkken de- doğrudan bedenlerimizi sarmalayan dünyayla hiçbir ilişkisi olmayan deneyimler yaşayabiliyoruz?” (Parks – s. 69). Bu tarafımdan bir soruyu daha çağırıyor; rüyalarımız ve düşlerimizin bu dünyayla ilgisi yok mudur? Madem nesne deneyimle ilgili göreli bir şey ki, bunu “nesne mutlak olarak değil, çevresindeki şeylerle ilişkili olarak var olan bir şeydir – bizim durumumuzda bedenler ve beyinlerle” (Parks – s. 70) şeklinde ifade ediyorlar, bizim dışımızdaki dünya ne ifade ediyor? Onu anlama çabası kurgu, tasarı, çıkarım gibi zihnin faaliyetlerini nereye koyacağız? Keza şizofren bir zihnin ürünlerini? Peki ya rüyayı?

Manzotti, rüyalarla ilgili sorumuza, rüyalar sıradan deneyimlerimizin karışımıdır diye cevap verir. Burada “şimdi”nin de bir deneyim olduğunu savunur. Benim şimdim, onun şimdisi, görelidir yani. Deneyimlediğimiz nesne, bedenimiz ve beynimizde etkiye yol açan her şey bu şimdidir. Yıldızlar ışık yılları ötesinden gelse de, önümüzden sinek salise içinde geçse de bu deneyim bizim şimdimizi oluşturur. Manzotti bunu Einstein’in zaman kavrayışının günlük dile uygulanması olduğunu savunur.

“[Eğer bilinç beyin içinde konumlanıyorsa (içselci görüş b.n.)] En az birkaç mili saniye uzakta olduğunu hepimizin bildiği nesne, kafamın içindeki deneyimle özdeş olamaz. Dolayısıyla deneyimin bir temsil olması gerekir” (Parks – s.75).

Rüyalar da, bir bakıma yıldızın oluşup birkaç ışık yılında gece gözüme yansıması ve bende bir deneyim oluşturması gibi, bir şeylerin biriktiği bir sürecin kendi şimdimde deneyimlenmesidir. Açıkçası ne Einstein’ın zamansal göreliliğini, ne rüyaların mekanizmasını açıklayan bir yaklaşım olduğunu şimdiden söyleyebilirim. Ayrıca, yukarıda sorduğum gibi, o yıldızın oluşum sürecine yönelik bilincime dair açıklama nerede? İçsel bir temsil olmadığını iddia ettikten ve bu konudaki açıklamaları külliyen reddettikten sonra rüyaların içsel bir temsil olabileceğine yönelik açıklamalardan haliyle uzak durulacaktır.

————–

Bir başka tartışmada Manzotti; “Özne, başka bir nesneye yani bedenine göre var olan nesnelerin özel bir kombinasyonundan başka bir şey değil. Özne olmak, bedeninle göreli bir ilişki içinde olan bir deneyim -bir nesneler toplamı- olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor” (s. 87) diyor. Şimdi böyle bir açıklama bir kolektifliği, her bir öznenin ayrı ayrı nesnesi olduğu bir birleşik dinamik nesne gibi tanımlaması baklenir. Ancak, ortak hareket etmek, dayanışma duygusu ve eyleme geçmeyi nasıl tanımlar? Herkesin deneyimi farklı ve herkes için bu kendini ifade eden bir şey ve her biri diğerinin dünyasından ayrı ise, nasıl oluyor da ortak doğrultuda hareket edilebiliyor? Manzotti’nin buna bir cevabı var; “senin ve benim fiziksel yetilerimiz ve koşullarımız örtüştüğünde, deneyimlerimiz de örtüşür. Görme yetisi ehliyet almasına izin veren herkes kırmızı ışıkta durur vs.” (Manzotti – s. 88). Peki bu yanıt tatminkar mı? Ben olmadığını düşünüyorum. Manzotti hala basit deneyimleme düzeyinde. Kitlesel ortak anlamlandırma, anlam yükleme ve buradan bir kolektif bilinç üretme konusunu açıklamak daha zor olsa gerek. Yazarlarımız bu noktada benlik ve beden ayrımı yapar. Benlik denilen şey, dış dünya ile olan deneyimlerimizin birikimidir diye açıklarlar. Yani bu durumda bir bakıma kendilik bilinci diyebiliriz.

Özgür İrade Sorunsalı:

Etrafımız üzerindeki kontrolümüz, seçenekleri değerlendirmemiz ve kararlar vermemiz hakkında düşünüyor yazarlarımız. Manzotti “bir şey yapmayı seçtiğimizde, aslında farklı bir şey yapabilir miydik?” diye soruyor. Ona göre, bizi Mary’i öpmeye karar verdiren şey Mary’nin dudakları veya bir düğmeye basmaya karar verirken bedenimizle göreli ilişki içinde olan bir düğme. Yani neydi; düğme de Mary’nin dudakları da deneyimimizi oluşturan ve ben öznesi ile özdeş olan şeylerdi. Bu bir partner bulmak için kış boyu spor salonunda bedenini hazırlayan veya cildini sürekli nemli tutan iki gencin davranışını açıklar mı? Yazarlarımız bunu araba alma örneğinde olduğu gibi, o ihtiyacı doğuran deneyim ile açıklıyorlar. Peki nöronlar veya bedenim değilse, bu deneyimleri dış koşullarla kuran biyolojik yapımızı, içinde yaşadığımız toplumun deneyim ötesinde kurulan ihtiyaçları, cinsel kimliği oluşturan anlamları nasıl açıklayacağız?

Bu bahsin zorunlu olacak dayanacağı sorumluluklarımız konusunda Manzotti, bir sorumluluk muafiyeti söz konusu olmadığını söyler; “biz yaptığımız şeylerin nedeniyiz; eylemlerimiz ise olduğumuz şeylerin sonuçları” (Manzotti – s. 96). Özgür irade konusunda ise, “yaptığımız şey olduğumuz şeyin zorunlu ifadesi olduğunda gerçekten özgür olabiliriz ya da özgürlüğün tadına varabiliriz” diyor ve özgürlüğün rastgele istediğimizi yapmak algısından farklı olduğunu söylüyor. “Özgürlük insanın kendisiyle, dünyasını oluşturan deneyimlerin toplamıyla bir ve aynı olmasıdır” (Manzotti – s. 97). O deneyimler ki onlar bizdik, bedenimizi bir yere iter, belki hapishaneye belki hastaneye. Bu akıl yürütme çerçevesinde, bu özgürlük anlayışı bir sorun bir tutarsızlık oluşturmuyor. Ne var ki, yukarıda bahsettiğim gibi bir anlam olarak kolektif özgürlük fikri devreye girince bu açıklamalardan faydalanmak güçleşiyor. Bu noktada yukarıda sorduğum bir soruya yanıt vermeden önce tekrar hatırlayalım; yazarlarımız düz bir ontoloji kavrayışı ile mi düşünüyorlar?

Düşünmek:

Satranç oynarken, hamle seçeneklerini değerlendirirken düşünmüş mü oluyorum? Manzotti’ye göre buna düşünmek demek halt etmektir. Bunun çok daha iyisini bilgisayarlar bile yapabilir. Ona göre “düşünmek dediğimiz şey bir eylem biçimidir; bedenimizin, ‘düşüncelerimize’ konu olan dış nedenlere tepki olarak davranışımızı düzenleme şeklidir” (Manzotti – s. 136). Ona göre bilişsel beceriler düşünme gerektirmiyor, zira bilgisayarlarda yapıyor bunu. Tabi ne bilgisayarlar bilinçlidir ne de düşünürler. “Bir satranç oyununda en iyi hamlenin ne olduğuna karar vermek için soyut düşüncelere ihtiyacın yok” (Manzotti – s. 137). Parks-Manzotti’ye göre bu dış neden tepki, yani “düşünce” ve bilinç aynı şeyler. Ancak, kendini ele veren bir boşluk var burada; soyut düşünce dedikleri şeyin ne olduğunu açıklamıyorlar. Bilgisayara gelince, yaptığı şey elbette düşünmek değil ama düşünmek denilen şeyin bir boyutu olan seçenekler ve veriler korelasyonunu işleyebilmek. O veriler ve seçenekler, bu veri işleme makinelerine Manzotti’nin çok iyi bildiği gibi, insan tarafından yükleniyor. Ama insan satranç oynarken hafıza, kural öğrenme, rakibin hamlesini tahmin etme gibi beceriler de dahil çok karmaşık (ve belli ki tam olarak çözülememiş) mekanizmalar devreye giriyor. Sinir sistemi gibi, solunum, sindirim vs sistemlerin uyum içinde çalıştığı ve birbirini etkileyen bir mekanizma.

Parks, yine heyecan verecek ve bizi umutlandıran bir soru soruyor: “Yaratıcı düşünceye ne demeli?” (Parks – s. 141). Ve Manzotti’nin cevabı ile yeni bir kavram giriyor metne; bilinçdışı. “Beyinde olanların çoğu bilinçdışıdır” ve (dikkat) “yaratıcı insanlar çoğunlukla başka şey yaparken ve uyurken düşünürler.” Çok umutlanmayalım bu bölümde makul bir cevap yok. Yaratıcılık öyle kendiliğinden gelen bir şey, bireysel bir şey. Bu arada hafıza (ki beyinle doğrudan ilgili olduğunu biliyoruz) ile ilgili ciddi bir şey duymadık.

Düşünmek, insan için öğrenilmesi ve geliştirilmesi gereken bir yeti olması boyutuyla ve kurulan öznenin dış dünya ile farkındalık olarak kararlar alması, bir bakıma bilinç olması boyutunun ayrılması ve ayrı ele alınması gerekebilir. Ancak Zihnin Ucu Bucağı bunu yapmaz. Bu nedenle değerlendirmemde bu meşru ayrıma odaklanmadım.


Dil konusuna gelindiğinde de, Parks-Manzotti geri adım atmaz; kelimeler de nesnedir, dilimiz ve kelimelerimiz davranışımızdır, hatta sonsuz sayıda karmaşık deneyimi toparlamaya yarar. Yine soyutlama, kavramsal düşünme, ütopyalar kurmaya dair hiçbir şey yok. Sorularımız baki.

————–

Şimdi yukarıdaki soruların cevaplamanın zamanı geldi. Nesnelerin deneyimlerimizin ötesinde bir gerçekliğe ait olduğu, bunları açıklamak için deneyimlerimizin ötesindeki fenomenleri ve onun da ötesindeki mekanizmaları kavramak gerektiğini ve bunun bizim algımızın dışındaki bilimsel bir faaliyetin konusu olduğunu vurgulamalıyız. Bu bilimsel faaliyetin de kişisel deneyimler ötesinde kolektif bir uzmanlık gerektirdiğini, incelediği nesne ve süreçlere ilişkin bilgi ürettiğini ve bu bilginin de bizim kararlarımız, dolayısıyla özgürlüğümüzle ilgili olduğunu vurgulamalıyız. Bu şekilde düşününce şu ana kadar yazarlarımızın ortaya koyduğu bilinç kavrayışının yetersizlikleri ortaya çıkmaya başlayacaktır. Parks-Manzotti’nin bilinç kavrayışı aslında bir algı kavrayışı. Oysa bilinç düşünmeyi, düşünme bilgilenmeyi, çıkarımda bulunmayı, kavramlar kullanmayı ve üretmeyi içerir. Parks-Manzotti’nin bilimin nasıl bir şey olduğunun farkında oldukları elbette açık. Ancak sundukları bilinç açıklamasında bu yok, hatta tüm bu tartışmaları yaparken kafalarından geçen şeyin tanımını hiç yapmıyorlar.


Parks-Manzotti bilinç üzerinde düşündüklerini iddia ederken bilgi konusunda pek bir şey söylemiyorlar. Bilgiyi bir nesnenin, sürecin bilgisi (knowledge) ile veri, enformatik bilgi (information) arasında ayrım yapmadan, bilincin algı ile bir tutulmasına uygun şekilde verili olarak ele alıyorlar. İlk tür bilgi için yapılması gereken, bilginin nesneleri üzerindeki ayrımdan çok uzaklar. Bu ayrım bilginin geçişli (epistemolojik) ve geçişsiz (ontolojik) nesneleri olduğu ayrımıdır.

Bu konudaki tartışma felsefi düzeyde ayrı, nörolojik düzeyde ayrı sürdürülür. İlki felsefi bir tartışmadır ve nesnesi yoktur, kavramlar ile düşünürüz. İkincisinin nesnesi vardır, bu nesneler geçişsiz (sinirler, beyin, hatta bağırsaklar, sinir sistemi, biyolojik insan, araçlar vs.) nesneler ve geçişli (yöntem, önceki bilgiler, kavramlar vs.) nesnelerdir. Üzerinde düşünen sadece bir bilim insanı özne değildir ve dolayısıyla bir özdeşlikten söz edemeyiz. Yazarlarımız, felsefi ve nörolojik düşünme ayrımını da yapmıyorlar.

Parks-Manzotti’nin düz bir ontoloji kavrayışı olup olmadığını sorduk. Evet, düz bir ontoloji kavrayışları var. Onlara göre görüntü ve gerçeklik ayrımı yoktur. Oysa gerçeklik tam da düşünmeyi de içeren bilgi üretimi ile doğrudan ilgili. Onların bilinç olarak ifade ettikleri deneyimlemede bir nesne ile temas kurarak onun bilgisine varılmaz, ancak farkına varılır. Gerçeklik sadece nesnelerden ve deneyimlediklerimizden oluşmaz, olaylar ve olgulardan bahsederiz. Ayrıca bunların da ötesinde mekanizmalar vardır.

Burada benim yapacağım sinirbilimsel bir ekleme olamaz, böyle bir uzmanlığım yok. Ancak Parks-Manzotti’nin egemen bilimi içine dahil ettikleri “içselci” görüşü de, algı oluşumunda, insan deneyiminin -yazarlarımız bunu bilince eşitleyerek bırakıyorlar, biz ilerletelim- algısının dolayısıyla düşüncesinin dolayısıyla bilincinin oluşumunda etkili olduğu fikrini ayırmamalıyız. Deneysel çalışmaların yazarlarımızın göstermeye çalıştığı gibi “içselcilik” lehine yanlış yorumlandığını düşünmüyorum. Beyindeki 80-90 milyar hücrenin, omurilik sıvısı ve sinirlerin, bağırsaklardaki 100 milyarı aşkın hücrenin insan duygu ve düşüncelerini etkilediği açıktır. İnsan deneyimlerinin ötesinde bir düşünme yetisine sahiptir. Soyutlama, geleceği düşünme, kolektif stratejiler üretme gibi şeylerin, anlamların etkilerinin, deneyimlerimizin ötesinde zihni kurucu süreçlerin, kalıtımsal özelliklerin ve beden streslerinin veya bunlara ait gerilimlerin çözülmesinin zihne ve bilince etkisi vardır. Parks-Manzotti’nin açıklamaları bunların açıklamasında son derece yetersiz kalmaktadır.

Bilgi, felsefi bir soruşturmanın konusu olabilecekken, bilinç konusunda felsefe yetersiz kalacaktır. Zira, bilinç sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin kesiştiği, doğa bilimlerinin birden fazla katmanının aynı anda işlediği bir alan. Bundan dolayı karmaşık, bundan dolayı felsefenin söyleyecekleri sınırlı ve bundan dolayı bu konudaki bilimsel soruşturma sağlam bir felsefi meta teori gerektiriyor.

Özgür Elibol

Eylül 2019

Kaynaklar

Ricardo Manzotti – Tim Parks; Zihnin Ucu Bucağı, Metis Yay., 2018, çev: Özde Duygu Gürkan

1Parks-Manzotti burada David Chalmers’in “fenomenal zihin” ve “işlevsel zihin” ayrımına değiniyor. İleride kendilerinin açıkladığı şekilde, ilki bilinci, deneyimi, duyguları ifade ederken, ikincisi, beynin işlevsel mekanizmasını tanımlıyor. Yazarlarımızın açıklamalarında göreceğimiz gibi bilinç ve bilişsel süreci birleştirip bilinç olarak ifade ediyor. Chalmers’ın fikirleri ve yazarlarımızın özellikle 11. tartışmadaki polemikleri bu yazıda bizim değerlendirmemiz dışındadır.

2V4 yazalarımızın aktardığı kadarıyla 1974 yılında Semir Zeki isimli sinirbilimcinin, başın arka tarafındaki oksipital lobda bulunan görme korketksinin V4 adlı bölümünün renk algılamadan sorumlu olduğunu iddia ettiği görüşü.

3Bu felsefenin Marksizm içine kadar sızmış Aristo’ya ve öncesine uzatabileğimiz kadim tartışmasıdır. Hegel’i Marksizmce yorumlayan Lukacs, özne sınıf ve nesnesini birleştirmeye, bu anlamda bir monist ideale varmayı Marksist diyalektik olarak algılar. Bu örneği özellikle verdim, materyalizme böyle bir idealizmin nasıl sızabileceğini görmek ve tartışmanın nasıl içerimlere sirayet edebileceğini hatırlatmak istedim.

4Açıkçası Manzotti’nin Elon Mask’ı bu tartışmaya sokup bu eğilime dahil etmesi de bilmediğim bir şeydi. Matrix filmi gibi bir simülasyonda olabileceğimizi iddia eden, çarpık bir bilinç olmalı. İnsan ırkının uzaydan gelen yabancılar tarafından evrimleştirildiği fikri kadar ciddiye alınabilir.

Genel içinde yayınlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s