AHLAKİ ELEŞTİRİ, meşruiyet, sınırlar

Komünistler ahlâk vaaz etmezler. “Birbirinizi sevin,” “Egoist olmayın,”
gibi ahlâki taleplerde bulunmazlar; tam tersine, egoizmin,
tıpkı özverili olma kadar, belirli koşullarda bireylerin kendilerini
ortaya koymalarının zorunlu bir biçimi olduğunun çok iyi farkındadırlar.”
– Karl Marx, Fredrich Engels

Ahlak’tan bahsederken aklımıza toplumun benimsediği bazı değer ve davranış kodlarını referans alan yargı, eleştiri, red ifadeleri gelir. Bu şekilde belirli bir ahlak hakkında konuşmak, bir takım çerçevelere alınmış ahlaktan söz etmeyi bu kodları betimlemeyi veya bu betimlemeler üzerinde söz söylemeyi gerektirir; “islamın güzel ahlakı”, “protestan ahlakı”, “devrimci ahlak” gibi. Bundan farklı olarak ahlak kavramından bahsedilebilir. Normatif tanımlama diyebiliriz buna. Burada da bir takım davranış kodlarından bahsediyoruz. Fakat kavram olarak ahlak ele alınır, bazı referansların yargısı, eleştirisinin söz konusu olmadığı bir kavramsallaştırma söz konusudur. Kısaca ahlaklardan değil, ahlak kavramında bahsedilir. Bu iki kullanım tartışmalarda karıştırılmaktadır. Etik ise yaygın olarak ifade edildiği gibi ahlak, ahlakı ortaya çıkaran unsurlar üzerine felsefi düşünümdür. Bu yazıda ahlak konusuna – oldukça sınırlı olarak – bazı filozofların bakışını kısaca ele alacağım gibi, asıl olarak ahlaki yargılamanın ne koşulda meşru olduğu ile ilgili düşüneceğim. Bu anlamda etik alanından konuşmuş olacağım. Ahlakı ortaya çıkaran zorunlu toplumsal ilişkileri (yapıları) açıklayan bilimsel bir ele alış söz konusu olabileceği gibi, sadece kavram üzerinde düşünerek felsefi çıkarımlar da yapılabilir. İlki bilimsel faaliyettir ve nesnesi toplumun bir kesimidir, ikincisi ahlak üzerine felsefi düşünüm yani etiktir. Bazı felsefeciler ilk alanı etiğe dahil ederler ki, bu eleştirdiğimiz bir bilim felsefesi sorunudur. Olgusal normların derlenmesi ve felsefi değerlendirmesini bilimsel faaliyet olarak yorumlamak veya bizzat felsefi düşünüşü bilim olarak yorumlamak bu hatadan kaynaklanır.

Ahlakın bir takım yargı ve davranış kodu olarak ideolojilere eklemlendiğini söyleyebiliriz. Althusser’in meşhur ,deoloji tanımından hareketle ‘insanların gerçek varlık koşullarıyla kurduğu temsili ilişki’yi kodlayan davranış kriterleri olarak bir ideolojiye eklemlenmeden bahsediyoruz. Bireyler ideoloji gibi ahlaki normlarını bilinçli olarak seçen özerk bir birim değildir. Toplumsal yapıların ürünleri olarak ahlaki normlar içinde oluşur birey. İnsanlar faal aktörler olarak yapılar olarak ifade edeceğimiz ilişkileri ve ürünlerini dönüştürerek yeniden üretir.

Karatani yorumuyla Kant ve Etik:

Kant, “Aydınlanma Nedir?” metninde insan aklının kamusal ve özel kullanımını ayırır. Kamusal kulanım, “bir irfan insanı olarak” tüm okura hitap eden akıl kullanımı iken, “bir sivil makam ya da memuriyet görevinde geliştirebileceği” kullanıma özel kullanım demektedir. “İnsan aklının kamusal kullanımı her zaman özgür olmalıdır, insanlar arasında aydınlanmayı ancak bu geliştirebilir; aklın özel kullanımı ise, aydınlanmanın ilerleyişine uygunsuz bir şekilde mani olmadan, sık sık çok dar sınırlar içinde tutulabilir.”1

Karatani, burada özelin, – genel kanı aksine – topluluk veya ulus düzeyinde kullanıldığını ve kamuyu da tam tersine özel olarak kullandığını hatırlatıyor. “Kant’a göre birey olmak, kozmopolit anlamda kamusal olmakla eşdeğerdir.”2 Bu konu ahlak tartışması açısından fazlaca önemlidir. Bu pozisyona karşı bir nesnellik iddiasının sınırları bir ulus-devleti mi göstermektedir? Bu söylemin içerdiği bir ahlaki çağrı olacakır.

“Machiavelli’nin modern siyaset biliminin babası diye bilinir olmasının sebebi, ahlakı paranteze alarak siyaset alanını keşfetmiş olmasıdır.”3 Karatani benzer durumun ahlak için de söz konusu olduğunu söyler. Bu bir kişisel tercih değildir, başkaları ile ilişki anlamına gelen toplumsal durum bu parantezi belirler. [Kant], “hem topluluğun kodlarını hem de kişisel duygu ve çıkarları paranteze alarak ahlaki bir alan çıkarır…Kant, ahlaki alanın haz/hoşnutsuzluk gibi duygularla ya da mutlulukla temellendirilemeyeceğini iddia eder. Bu da ahlaki dünyasına, en başından beri, bunların paranteze alınmasıyla ulaşılacağını gösterir.”4 Kant’a göre ahlak bir özgürlük meselesidir. Bu tartışmayı Kant, bir özgürlük varsayımıyla, ona antitez olarak Spinozacı bir “özgür irade yoktur” savı üzerinden yürütür. Kant’ın vargısı “eyleme düstürun sanki senin iraden sayesinde evrensel bir doğa yasası olacakmış gibi eylemde bulun”5 şeklindedir. Yani ex ante facto değil, ancak ex post facto özgürlükten bahsedebiliriz (Karatani). Özgür iradenin sorumluluk ile doğrudan bağlantılı olduğu açıktır. “Kant’a göre suçlunun sorumluluğu, nedensellik paranteze alındığı zaman, yani özgür bir fail olduğu zaman doğar. Esasında, onun dar anlamda özgürlüğü yoktur. Fakat sorumlu olabilmesi için, özgür sayılması gerekir. Pratik bakış açısı budur.”6 İnsanın farkında olabilme kabileti vasıtasıyla bir alan açılır. Kant’ın “İnsan bir şeyi onu yapması gerektiğinin farkında olduğu için yapabilir” ifadesini Karatani “Özgürlük, özgür olma buyruğuna” riayet olarak nitelendiriyor. Bu buyruk, yukarıda belirtilen paranteze almanın kendisidir ve ahlakın koşuludur. Bu aşkın duruş ise başkalarının referansı ile mümkündür ve bu bakış açısının adı etiktir.7 Karatani’ye göre teorik duruş nedenselliği sorgular ve buradan özgürlük çıkmaz. Yukarıdaki paranteze alma ancak nedensellik paranteze alındığında ortaya çıkar. Varoluşçuluğun özgürlüğü vurgulaması, pratik bakış açısının ürünü iken, yapısalcılığın – Spinoza’ya dönerek – töz olarak özneyi sorgulayıp yapının sonucu olarak görmeleri ise teorik duruş nedeniyleydi.

Karatani, bilimsel soruşturmada yargıların paranteze alınması gerektiği konusunda haklı, “bilme nesnelerinin ancak bu eylemle varlık kazanacağını” ifade ederken hatalıdır. Felsefe ontoloji ile ilgilenir ama bu anlamda gerçeğin nesneleriyle ilgilenmez. Karatani bu yolu abartarak Kant felsefesini gerçeğin nesnesinin alanına sokmaya çalışıyor. “Paranteze alma” ifadesi de meşru bir bakış referans noktası seçmeyi değil yanılgıyı ifade ediyor. Yapı-fail ikiliğine ilişkin sorunlar Kant’ı aşan felsefe ve ilişkisel sosyal bilimlerce çözülmüştür. Bu yaklaşım felsefi yorumları eleştirmek ve tasnif etmek için meşrudur. Ancak, Karatani, sosyal bilimsel analiz için de meşru kılıyor görünmektedir ki, bu sorundur.

Karatani, Kant’tan şu alıntıyı bir kaç kez tekrar ederik ısrarla aktarıyor: “Kendi şahsında olduğu kadar başka herhangi birinin şahsındaki insanlığı da, asla sırf bir araç olarak değil, aynı zamanda ve hep bir amaç olarak kullanacak şekilde eylemde bulun.” Burada, kendi ifadesiyle Tetsuo Watuji ve Hermann Cohen’den yararlanarak Kant’taki “asla sırf bir araç” vurgusunun önemine dikkat çekiyor. Buradaki farklı okumalarla bu bir papaz vaazı veya “başkalarına hem amaç hem de araç olarak davranılan” bir komünist toplum öncülü olarak kavranabilir (oldukça abartılı bir yorum). “Kant’ın retoriğini uyarlayarak söylersek, ekonomik bir temeli olmayan komünizm boştur, ahlaki bir temeli olmayan komünizm ise kördür”8

Kant’ın nedensellik anlayışı empirik nedenselik ile sınırlıydı. Bunu dile getirmemesi yanında, komünizm anlayışının bir tür kooperatifçilikle sınıflı olması, Kant’ın nihayetinde idealist bir filozof olması, geçekliği insan zihninde oluştuğunu kabul etmesine karşı sessiz olması eleştiri konusudur. Buna rağmen, Karatani bize özellikle, Kantçı özenellik ve nesnellik ayrımıyla çok verimli bir kanal açar.

Kant gibi Marx hattının ahlak anlayışı da, ahlakın koşullarca belirlendiği, tarihsel olduğu ve bir papaz vaazı olarak evrensel ahlak fikrine karşı olmak konusunda hemfikirdir. Her iki hatta da ahlak konusunun özgürlük sorununa bağlandığını da söyleyebiliriz. Ancak aşağıda göreceğimiz gibi ahlak konusunda idealler oluşturmak soyut bir özgürlük değil de, onun hayat bulması olan kurtuluş eylemi aşamasında anlam yitimine uğruyor. Karatani Kant’ı yücelttiği eserinde bu konuda bize birşey söylemez.

Şunu anlamalıyız ki, ahlak toplumsal yapı, onu üreten ve dönüştüren ilişkiler ile doğrudan ilgilidir. 19. yy’dan beri toplumsal dönüşüm konusu Marksizm tartışmalarından bağımsız düşünülemez. Maksizm ahlak tartışmalarında da zengin bir birikim sunmaktadır bize.

Steven Lukes “Marksizm ve Ahlak” adlı çalışmasında “Marksizm’in ahlâka karşı tutumu paradoksaldır” iddiasını ortaya atar, Marksist kurucu yazının titiz bir incelemesini yaparak bunu gösterir ve bunun nedenini araştırır. Paradoks, Marksist öncülerin söyleminin bir ahlak vaaz etmedikleri ve ahlakın koşulların ürünü olmalarını ifade etmeleri ile söylemlerindeki ahlaki vurgular arasındadır. “Marksizm’i anlatan çarpıcı bir özellik, bariz olarak, ahlâki eleştiri ve nasihatlerin hem reddedilmesine hem de benimsenmesine bağlı kalmasıdır.”9

“Bir yandan, ahlâkın, ideolojinin bir biçimi olduğu, dolayısıyla toplumsal kökeni ve yanıltıcı içeriğiyle sınıf çıkarlarına hizmet ettiği; verili bir ahlâk biçiminin, üretici güçlerin ve ilişkilerin gelişmesindeki belirli bir aşamada doğup, belirli bir üretim tarzı ve özgül sınıf çıkarlarıyla ilintili olduğu; nesnel bir hakikat ya da sonsuz ahlâk ilkeleri bulunmadığı; asıl biçimiyle ahlâkın ve (“bütün devletli toplumların ortak özelliği olan”) özgürlük ile adalet gibi genel fikirlerin, “sınıf uzlaşmazlıklarının tamamen ortadan kalkması koşulu dışında, bütünüyle yok olamayacağı” (Marx ve Engels, 1848, s.504); proletaryanın, ahlâkı, hukuk ve dinle birlikte, “tıpkı burjuvazinin çeşitli çıkarları gibi pusuda bekleyen çeşitli burjuva önyargıları” (a.g.y., s.494-495) olarak gördüğü; Marksizm’in, her türlü ahlâkileştirme çabalarına karşı olup, ahlâkla ilintili bütün sözcükleri modası geçmiş bularak reddettiği; nihayet, hem kapitalizme hem politik ekonomiye yönelik Marksist eleştirilerin ahlâki değil, bilimsel nitelikte olduğu iddia edilmektedir.

“Öbür yandan, Marx’ın ve diğer Marksist yazıların, örtük ve açık biçimlerdeki ahlâki yargılarla dolu olduğunu hiç kimse görmemezlik edemez.”10

Lukes’in tespitine göre kurucu Marksist yazında;

– Ahlak, maddi koşullara göre belirlenen, sınıf çıkararı ile ilişkili bir yanılsamadır. Sınıf mücadelesindeki pozisyonlara göre ahlak, ya yönetici sınıfın çıkarlarını yansıtır ya da ona karşı çıkanların çıkarlarını.

– Ahlak, tarihsel olarak belirlenir, bazı yapısal dönüşümlere denk gelen tarihsel momentte aşılır.

– Ahlak, maddi koşullarca üretilen bir türevdir.

– Bizzat Marx’ın ve Engels’in çeşitli zamanlarda yazdıklarında, bir “bireyin kendini gerçekleştirmesi” ideali ve kapitalist toplumun çelişkilerinin ahlaki sorunları ve eleştirisi ile dogmatik bir gelecek kahinliği yapmadan, bugünü eleştirip yarını anlama çabası (veya Marksizmin dogmatik belirlenimci yorumları) bir arada görülür .

– 19. yy’da Marx çevresinde şekillenen tartışma neo Kantçılar ve Kantçı etik temelinde gelişmişti. Bu eğilim toplumsal uzlaşmazlıkları yumuşatmak yönündeydi. Marx’ın eğilimi ise bu uzlaşmazlıkların mücadele ile aşılması gerektiği yönündeydi.

– Aynı eğilim Lenin ve Troçki’de de görülür. Bir yandan ahlakın tarihsel olduğu ifade edilir; “Biz, ezeli ve ebedi bir ahlâka inanmıyor ve ahlâkla ilgili bütün masalların sahte olduğunu gözler önüne seriyoruz”11, öte yandan çürümüş eski sistemi ahlaki olarak yargılama tavrı vardır. Sınıf mücadelesinin çıkarlarına hizmet edecek bir ahlak önerilir.

– Bu paradoks dogmatik Sovyet Bilimler Akademisi Marksizminde ve Batı Marksisminde de görülmüştür. Ancak özellikle “Gramsci, Walter Benjamin ve Ernst Bloch ile savaş sonrası dönemin, bilhassa Yugoslavya’daki, eleştirel ve hümanist Marksistleri”12 istisna oluşturur.

– Bir ahlak söyleminin vurgulanmamasının hata olduğunu söyleyenler (Thompson) ve bunun gündelik dilde toplumu anlama çabasının yerini alacak bir retoriğe dönüşmesi ve nedensel kavrayış yerine ahlaki algıların dayatılması anlamına geleceği (Anderson) şeklinde detaylı tartışmalar yapılmıştır.

Lukes’in paradoks ifadesini Karatani’nin teorik ve pratik bakış (parantez açma) olarak ifade etmek mümkün müdür? Buna cevabımız olumsuz olacaktır. Kuram olarak ifade edilebilecek veya pratik bakış olarak ifade edebileceğimiz politik ve güncel ifadelerde olsun benzeri yaklaşımları Marksist kurucu metinlerde görmemiz mümkündür. Bir araştırma programı olarak Marksist kuram, doğrudan pratiğe bir müdahaledir; bu anlamdaki söylemlerde bir bir pratik çağrısı (ve dolayısıyla bir ahlaki ideoloji gizlidir) içerir. Bu anlamda keskin sınırları olan bir kuram-pratik ayrımı söz konusu değildir. Bu “paradoks”un nedenlerinden biridir. İkinci olarak, girişte ifade ettiğim gibi, kapitalist topluma onun ortaya çıkardığı kurumsal yapıların ürettiği belli referansları olan ahlak eleştirilirken, burada hedeflenen o ahlakı üreten toplumsal ilişkilerin eleştirisidir. Üçüncü olarak, kuramsal yazılarda kapitalizme ait sorunlar ifade edilirken ahlaki tınılar vardır ve bahsettiğim gibi, pratiğe çağrı içerse de, vurgulanan nedensellik, açıklama, kuramsal eleştiridir. Politik metinlerde ise ahlakçılığın eleştirildiğini görürüz. Eleştirilen toplumun ürünü olan ahlaki normlarla, o toplumu dönüştürmeye çalışan toplumsalığın yargılanmasıdır. Son olarak, toplumu dönüştürecek olanın ahlakının eleştirisi ile olmayacağının farkında olunmasıdır. Gerçekten paradoks, Marx’ın ifadesiyle, “şeylerin yanıltıcı görünüşünü yakalayan gündelik deneyimle yargılanan bilimsel hakikat” olacaktır. Bilimsel çıkarımlar ile olgusal tespitler asla birbirine karıştırılmamalıdır.

Lukes ahlak kavramının tarihsel olduğunu vurgular ve bir ayrım yapar. “Paradoks” sorusuna Lukes’in cevabı ise, bu ayrımdadır: Recht Ahlakı ve Kurtuluş (emancipation) ahlakı. Recht ahlakı ile ifade edilen, aydınlanma ideolojisinin sivil toplum üyesi (yurttaş) haklarını ifade etmesi, bunun “insan hakları” veya burjuva hukuku ile ifade edildiği ilkelerdir. Dolayısıyla mülkiyet hakkını öngörür. Komünizm bu çerçeveden ahlaksızlık olarak kodlanabilir. Marksist yazında kurtuluş ahlakı ise, bu yapının ve ahlakının çözüleceği ve insanın türsel varlığa dönüşeceği aşamanın ahlakını ifade eder. Peki bu durumda ufkumuz, bir Recht ahlakı yerine “herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacı kadar” ahlakı geçirmek mi olmalıdır? Buna

– bir “doğal durum”a ulaşmış olmak (Marx) ve

– yetenekleri ve ihtiyaçları belirleyecek bir kural olmaması, bir ortak çıkar söz konusu olması, birbiriyle çelişen taleplerin olmayacağı bir kültürel seviye beklenmesi (Lukes) nedeniyle tanımlanmış bir ahlak olmayacaktır.

Bu çelişkili görünüme Vorlander’in cevabı, sosyalizmin etiğe ve ahlaki söyleme karşı çıkışında bile bu etikten, sezgisel, mantıksal ve tarihsel olarak uzak olamayacağı şeklinde. Bu yaklaşıma göre herhangi bir sosyalizm savunusu mecburen kendi ahlakını içinde taşıyacaktır.

“Tam da Marksizm… toplumsal-tarihsel bir teori olarak, etik bakış açısını mutlaka dışlaması gerektiği için, bizim görüşümüzce, sosyalizmin temeli ve meşruiyeti açısından, sosyalist fikirlerin tarihinin, hatta sosyalist pratiğin ayrılmaz bir unsuru olan bu tamamlayıcı bakış açısının dikkate alınması daha da temel bir önem taşımaktadır. (Vorlander, 1921, Kant und Marx)13

Bir eleştirel söylem kapitalist toplumu, kültürünü, hukukunu, devleti, egemen ahlakı eleştirirken, bir başka ahlak açıkça veya gizlice önermek durumundadır. Yukarıda, bir araştırma programı olarak Marksiszm’in toplumsal yaşama pratik müdahaleye dayandığını ve kuramı ile bir değer içerdiğini ifade ettim.

Araçlar ve Amaçlar sorunsalı:

Kurucu Marksistlerden bu yana – mahkum edilmiş farklı itirazlar olsa da – egemen görüş, sosyalist devrim için güce başvurmanın zorunlu olduğu ve bu “zor”un ahlak tartışması dışında olduğu yönünde. Belirttiğimiz gibi bu kabul tartışmalar içinde gelişmiştir ve farklı yaklaşımlar olmuştur. “Örneğin, Emma Goldmann’ın ‘ona ulaşmak için kullanılan araçlar, ulaşılmak istenen amaçlar’la ruh ve eğilim olarak özdeş olmadıkça’ bir özgürleşme etkeni olarak hiçbir devrim başarılı olamaz” şeklinde safiyane görüşler söz konusuydu (Lukes). Bu fikri benimsemeyen Rosa Luxemburg, zora başvurmaktan kaçınılamayacağını söylese de, bunun norm haline gelmesini tehlike olarak ifade etmekteydi.

“Tehlike, [Lenin ve yoldaşları] zorunluluğu bir erdem haline getirdikleri, bu ölümcül koşulların kendilerine dayattığı bütün taktikleri eksiksiz bir teorik sistemmiş gibi dondurmayı, hatta bunları bir sosyalist taktikler modeli olarak uluslararası proletaryaya tavsiye etmeyi istedikleri zaman başlar.”14

Luxemburg’a göre eldeki gücün bu şekilde kullanılması bazı sorunların çözümüne çare olsa da, bir sosyalizm kuruluşu işin gerçek kaynak olan “kitlelerin engellenmemiş politik enerjik politik yaşamını” kurutacaktır. Benzeri görüşleri Kautsy de ifade etmiştir. Ancak o Lenin ile sosyalist devrim konulu bilinen15 tartışmaları nedeniyle ortaya çıkan durumu kendi haklılığı olarak görüyordu. Bu anlamda Luxemburg ile çok farklı konumda değerlendirilmeli. Kautsy’nin yaptığı burjuva paradigması (genel oy hakkı) ile sosyalistleri yargılamaktı. Kautsy, Lenin ve Troçki’nin yöntemini “ahlaki bir felaket” olarak nitelendiriyordu ve Avrupalı sosyalistleri buna karşı uyarıyordu. Lenin ve Troçki’nin tasfiyesinden sonra Stalin de yine ulus-devlet paradigmasını başka şekilde sürdürdü. Sonuç önce Hitler faşizmini ve sonra Rus İmparatorluğu idealini dünyaya miras bırakmak oldu.

Bu yaklaşıma karşı Troçki, “Onların Ahlakı Bizim Ahlakımız” adlı broşür ile çok net cevaplar vermiştir. Troçki, yalansız ve şiddetsiz bir toplumun sınıfsız bir toplum ile mümkün olduğunu hatırlatır. Dinler ve sınıflı toplum öldürmeyi yasaklar ama savaş zamanlarında onbinlerce insanın öldürülmesini yüceltir der. “Devrimin kendisi sınıflı toplumun ürünüdür ve zorunlu olarak onun izlerini taşır”16 diyerek araçları amaca yedirir.

Peki bu araçları kullanmada güç oyununun gerektirdiklerini yapmanın sınırı ne idi. Bir devrimci ahlakın temeli nasıl atılacaktı. Bu zafer sonrasına havale edilecek bir konu muydu? Lukes, Dewey ve Serge’nin Troçki’nin fikirlerine yaklaşımı üzerinden bu konuyu tartışıyor. Serge, Stalin egemenliği döneminde rejimin gazabını tecribe ettikten sonra “amacın araçları haklı çıkardığı düşüncesi gerçekdışı, bin kere gerçekdışıdır” ifadelerini kullanıyor ve bazı ilkeler öneriyordu. Troçki, bu konudaki yazılarının ve Bolşevik devrimin ahlak konusunda Stalinizmin tohumlarının atılmış olduğu fikrine şiddetle karşı çıkıyor.

Ahlak, bir olmayış haline karşılık olarak ortaya çıkmaktadır (bkz. Diyalektik yazılarım). Bu kapalı bir toplulukta ilkeler ve kurallar olur. Ulus-devlet sınırlarında ahlak ve güven ile yürütülemeyecek tüm ilişkiler hukuk adı altında tanımlanır ve mümkün olduğunca az yoruma izin verecek şekilde detaylandırılır. Devrimci liderlerin (Lenin ve Troçki) savunusu, düzen durumunun ahlakı ve hukuku ile savaş durumu yargılanamayacağı yönündedir. O olmayışı dolduran her şeyin buharlaştığı başka bir kimya istediği dönemlerdir bunlar. Troçki, şu ifadeleriyle bunu anlatır:

“Ahlakçı öküzün favori yöntemi devrimin ve gerici hareketin davranış biçimlerin özdeşleştirmekten ibarettir. Yapısal benzeştirmeler (analogie) yaparak başarır bunu. Çarizm ve Bolşeviklik ikiz oluverir birden. Aynı biçimde faşizm ve komünizmde de ikizlik keşfedilebilir. Katoliklik veya Cizvitlikle komünizmin ortak karakter özelliklerinin listesi de çıkarılabilir. Hitler ve Mussolini’ye gelince, onlarda yine aynı yöntemi kullanarak gösterdiler ki liberalizm, demokrasi ve Bolşeviklik aynı “habis” hastalığın değişik belirtilerinden başka bir şey değildir. Stalinizmin ve Troçkizmin “temelde özdeş” oldukları düşüncesi en çok bugün rağbet görüyor. Liberaller, demokratlar, Katolik bağnazlar, idealistler, pragmatistler, anarşistler ve faşistler bu düşünce etrafında birleşiyor.”17

Ancak, devrimler son derece kararsız dönemlerdir. Bu nedenle “çalınmaya”, – Rosa Luxemburg’un belirttiği anlamda – geçici araçların ilkeler olması tehlikesine hep açıktırlar. Bu topluma ait gerçekliğin tüm yönleriyle adeta ortaya döküldüğü, insanların, grupların güç oyunlarının ve belirsizliğin zirvede olduğu dönemlerdir ve konumuza ilişkin bir ilkeler bütünü belirlemek çok güçtür. “Olağan” veya güç dengesinin egemenler dışında faillere izin vermediği durumlarda da, bu ekstrem dönemde ahlaka yaklaşıldığı gibi yaklaşılması başka bir anakronizm olacaktır. Bunun ötesinde, “iyi”, “yüce” gibi yargıların araçsal anlamı dışında kuramsal bir karşılığı yoktur. Kendini feda kritik bir dönemde çok anlamlı olabileceği gibi, 10 Ekim Ankara mitingine saldıran bir cihatçı fedainin hayatla kurduğu temsili anlam dünyası, 10 Ekim’de ölenler için hiç bir şey ifade etmediği gibi bir düşman eylemidir. Stalin döneminin kötü bir oyun gibi kurulan mahkemelerinde Bolşevik önderlerin teslim veya dirayeti ancak sosyal psikolojinin veya bir edebi trajedinin konusu olabilecek şekilde “kendini yargılaması” belli dönem, belli koşullar ve belli çıkar grupları için anlam taşısa da bir kuram için ancak inceleme nesnesi olabilir. Ancak devrimci bir ilahiyat teorisi ile anlam kazabilecek durumlar vardır ki, pratik ahlak o durumda koşulların belirlediği sınırlar içinde anlam ifade eder. Bu durumda kuramsal karşılığı olan, “iyi”, “yüce” gibi değerler değil, onlarım anlam kazandırdığı değer dünyasının dönüştüreceği toplumsal ilişkileridir.

Sonuç olarak;

Eylemin kullandığı araç haricinde, amacına göre değerlendirilmesi (yargı içerecek şekilde) başarılı olup olmaması ile ilgilidir. Kısa veya uzun vadede yargılanabilir, yüceltilebilir. Bu taktik ve uzun vadede stratejik amaca varılması ile ilgili, değerlendirmeyi kimin yaptığı ile ilgilidir. Uzun ve kısa vade belli zaman dilimini ifade etmez, zaman bu anlamda yanıltıcı bir nosyondur.

Marx, Feuerbach üzerine 6. tezinde, “insanın özünün her bir bireyin doğasında olan bir soyutlama değil, gerçekliği içinde sosyal ilişkiler bütünü” olduğunu ifade eder. İnsana ait verili bir ahlaki öz yoktur. Eleştirimizin temeli asla ahlaki olamaz, insanlar arasındaki eşitsizliği, adalet sorunlarını yaratan zorunlu ilişkilerin yani yani yani yapının dönüşmesi gerekmektedir. Bu noktada “yapı iyileştirilmelidir, bu yeter” diyen ile “yapı tamamen değişmelidir” diyenin değerleri farklı olacaktır. Bir kurtuluş imkanının sosyalist dönüşümde olduğunu söylüyoruz. Eşitsizlik kaynaklı sorunların çözümü böyle bir yapısal dönüşüm sonucu oluşacak sosyalist ortak akıldadır. Yukarıda ahlaka ilişkin söylediklerimiz ve söylemediğimiz sorunların kaynağı ve çıkış yolu genel hatlarıyla bu yapısal dönüşümdedir. Bu dönüşümleri beklemeye asla zamanı olmayan tüm bu toplumsal sistem için içsel olarak ilişkili ekolojik dengenin korunması bugün ve sonrası için ahlaki bir standarttır. Bu dönüşüme katkı ahlaki bir seviyedir. Ancak, tarihsel olarak oluşmuş kapitalist ilişkilere ait ahlak ile toplum olmaya dair ortak yanları olsa da farklılığı teslim edilmeli, onun değeri ile yargılamaya karşı uyanık olunmalıdır. Söz konusu eşitsizlik ilişkileri ekonomik eşitsizlik gibi, ulus-devletler arasında ve sınırlar içinde de başka eşitsizlikler üretmektedir, ırkçılık, etnik ayrımcılık gibi. Bunlara karşı olmak ahlali bir standarttır. Tüm bu değişim ihtiyacına dönük, entelektüel faaliyet ve adanmış politik pratik bir zorunluluktur.

Ocak 2019

Özgür Elibol

1I. Kant, “What is Enlighrtenment” akt. Kojin Karatani, Transkritik, Metis Yay. Çev. Erkan Ünal – 2008 s.134.

2Kojin Karatani – Transkritik, Metis Yay. Çev. Erkan Ünal – 2008 s.134.

3Kojin Karatani, Transkritik, Metis Yayınları, çev. Erkan Ünal, 2008, s. 151

4Karatani, Age. s.152 alıntının devamı şu şekildedir: Teyit etmek için şunun altını çizmek istiyorum: Söz konusu açıklama, ahlakın haz/hoşnutsuzluk gibi duygulara eşlik ettiğini reddetmek değildir ve bizatihi ahlakın duygulara karşı olduğu anlamına da gelmez. Kant aksine, ahlaki doğruluk uğruna başka byutları feda eden o inatçı ahlakçılara serzenişte bulunuyordu. Kant’a göre ahlak son kertede iyilik ya da kötülük meselesi değil, özgürlük meselesiydi. Özgürlük olmasa, iyi ya da kötü olmazdı. Özgürlük, erk olmakla eşanlamlıdır.”

5Immanuel Kant – aktaran Karatani Age.s 154

6Karatani, Age. s.156

7Karatani Age. s. 157

8Karatani Age. s.172

9Steven Lukes, Marksizm ve Ahlak çev. Osman Akınhay 1998 Ayrıntı Yayınları s.17

10Steven Lukes, Marksizm ve Ahlak çev. Osman Akınhay 1998 Ayrıntı Yayınları

11Alıntı Age. s.43 Lenin, V.İ – Komsomol Kongresi konuşması

12Age. s.46

13Alıntı Age. s.34

14Rosa Luxemburg – Rus Devrimi Üzerine Broşür, 1918, alıntı Lukes Age. s.139

15Kautsky sosyalizme işçi sınıfının geliştiği koşullarda parlamenter yollarla geçilmesi gerektiğini söyleyen determinist ilerlemeci bir anlayışa sahipti. Lenin o dönemde Kautsyk ile yaptığı polemiklerde sert dille yargılamıştı. Kautsky bu tartışmada gelişmelerin kendini haklı çıkardığını iddia etse de, gerçeklik öyle değildir. Hatta 1930’lara varıldığında Kautsk ve onun gibi düşünenlerin yanılgısı iyice ortaya çıktı.

16Lev Troçki – Onların Ahlakı Bizim Ahlakımız, Özne Yayınları, çev. Sertaç Canbolat, 2000

17Troçki, Age

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s