İKTİDAR – 2

Lukes

İKTİDAR – 2

“Hegel’e göre, dinin özgül yanı, Mutlağın Dünyanın dışında, insanlığın ve tarihin ötesinde olduğu fikridir”1 Tanrının kölesi olarak aşkınlaşmış özne özgür değildir; varlığını eylem ile gerçekleştiren Hegelci özne, bunu ancak devletin vatandaşı olarak yapabilir, böylece tarihsel birey olur. (Kojeve)

Hegel, bu anlamda döneminin ruhuna hitap eden tam anlamıyla bir devlet filozofuydu. Felsefi kurgusu devlet iktidarının mutlaklığına yönelik tahayyül için bir kurumsal altyapı görevi görüyordu.

“bir birey, bir başkasının iktidarına tabi olduğu sürece, o başkasının hukukuna tabidir, o başkasına bağımlıdır ve her türlü güce karşı koyabildiği, kendisine verilen zarar karşısında istediği intikamı alabildiği ve daha genel ifadeyle, kendi doğasının ve muhakemesinin emrettiği gibi yaşayabildiği sürece, kendi hukukuna sahiptir.”2

İktidar mefhumu da, farklı yorumlar ve tahayyüllere açıktır. “İktidar kavrayışımız, betimlemeye ve açıklamaya çalıştığımız şeyden doğabilir, onun tarafından biçimlendirilebilir. İktidarın kendisi de kavrayışımızı etkileyip şekillendirebilir: İktidarı düşünme biçimimiz, iktidar yapılarını ve ilişkilerini yeniden üretmeye ve pekiştirmeye yarayabileceği gibi, tersine, bu yapı ve ilişkilere meydan okuyup onları sarsabilir.”3 İktidar ve devlet kavramlarına ilişkin sorunlar aynı zamanda politiktir. “Bir başka deyişle, ahlaken ve politik olarak uzlaşamayan makul insanlar olgular üzerinde uzlaşabilirken iktidarın nerede olduğu konusunda anlaşmazlığa düşebilirler.”4

İktidar, çok yaygın kullanım alanı olan ve gündelik dilde sıkça kullanılan pek çok ‘söz’ gibi, üzerinde düşünmenin zor olduğu bir kavram. Kavram, etimolojik bazı sorunlar da taşımaktadır. İngilizce’de Power kelimesi ile karşılık bulur. Yukarıda Spinoza’dan yapılan alıntıda (Tractatus Politicus), kullanılan Potentia (kişiler ve doğadaki şeylerin var olma ve eylemde bulunma iktidarı) ve Potestas (birinin iktidarı altında bulunmak) ifadelerinin anlamı çok iyi karşıladığını ve farklı dillerde bu anlama daha yakın ifadelerin iktidar karşılığı olarak kullanıldığını hatırlatır bize Lukes. Potestas, potentia olarak iktidarın alt kavramıdır. “Başkası veya başkalarının seçimlerini kısıtlayarak, dolayısıyla riayetlerini sağlayarak iktidar altında tutma kabiliyetidir.”5 Tahakküm olarak iktidar bu kavram çerçevesinde değerlendirilebilir.

Lukes’in temel iktidar kavramının ana hatlarını özetle şu şekilde özetlenebilir:

– İktidar kavramı ile öncelikle fiili değil, potansiyel bir durumdan bahsederiz. İktidar, kullanımına veya araçlarına indirgenemez. “İktidar araçlarına sahip olmak, muktedir olmakla aynı şey değildir.”6 – İktidar gözlemlenebilir olaylar silsilesi değildir.

– “Fail olarak nitelenemeyen yapılara, ilişkilere, süreçlere iktidar atfedilemez.”

Marksizmin kaynaklarında bir iktidar kavramına ilişkin tanım bulamayız. Daha sonra Poulantzas örneğinde olduğu gibi yapı-fail sorunsalı çerçevesinde tartışılmıştır. Poulantzas, iktidarı sınıf pratiği ile ilişkilendirmiştir ki Lenin’de de iktidar politik sınıf mücadelesi etrafında ele alınır. Poulantzas bu ele alışı bir temel oluşturma açısından değil, siyasal mücadele alanının bu çerçevede oluştumasından dolayı olduğunu söyler: “İktidar ilişkileri sınıf ilişkilerinin temeli olmadığı gibi, sınıf ilişkileri de iktidar ilişkilerinin temeli değildir.”7 Daha önce gördüğümüz gibi Poulantzas sınıf yapısının sınıf olarak tanımlanmasına karşı idi. Bu ekonomist bir sınıf algısı idi. Sınıf yapısını, sınıf durumundan ve ilişkilerden ayırmak durumunda idik. Bu ekonomist eğilimi ideolojik eğilim olarak nitelendiren Poulantzas, bu eğilimin ifadesi olan bir soruyu eleştirir: “üretim ilişkileri mi (yani buna göre üretim araçlarının mülkiyeti) iktidarın özgül bir durumudur, yoksa iktidar mı üretim ilişkilerinin özgül bir durumudur?”8 “Aslında sınıf ilişkileri her düzeyde iktidar ilişkileridir; çünkü iktidar yalnızca, yapıların tümünün mücadele halindeki çeşitli sınıfların pratiklerinin ilişileri üzerindeki etkisine işaret eden bir kavramdır.” diyen Poulantzas, soruya cevap vermekten kaçınır. Zira, ekonomik düzeydeki sınıf yapısı ile ilişkilerin ortaya çıktığı politik ve ideolojik düzeyi ayrı tutmak gerekir. Yapı, üretim ilişkilerine aittir. Poulantzas, iktidarı pratiklerin alanı olan sınıf ilişkileri alanında görür. “İktidar, toplumsal bir sınıfın kendi özgül nesnel çıkarlarını gerçekleştirme kapasitesini belirtir.”9 Bu tanım kısıtlayıcıdır. Devlet iktidarını tanımlamakta yetersiz kalır ki, devlet de sınıf mücadelesi alanı olduğu halde, Poulantzas’ın ortaya koyduğu gibi, egemen sınıfın doğrudan bir aracı değildir. Ancak, Poulantzas bu noktada açıkça, kurum olarak devlet iktidarından bahsedemeyeceğimizi savunur. “İktidar açısından değerlendirilen kurumlar, ancak iktidarı elinde tutan toplumsal sınıflara ait olabilir. Devlet bu bağlamda politik iktidarın uygulama merkezi olduğu için, toplumsal sınıfların bu iktidarı pratikte, özgül kurumların içinde, güç merkezlerinin içinde örgütlenmiştir.”10 Açıkçası, bu ifade egemen sınıfın doğrudan aracı olmayan ve ekonomik ilişkilerden göreli özerk olan devlet anlayışı ile gerilim oluşturmaktadır. Poulantzas’ın gözden kaçırdığı, fail olarak devlet durumudur. Devlet bir alandır, ancak bir kolektif fail olarak da ortaya çıkar. “Kolektiviteler genelde uyum sorunlarından muzdariptirler, fakat bu sorunların bulunmadığı veya aşılabildiği, dolayısıyla kolektivitenin eylemde bulunabildiği hallerde, kolektivitenin iktidarından söz edilebilir.”11 Ayrıca, iktidarı sadece sınıf ile ilişkilendirmek, sınıf örgütlenmeleri içindeki iktidar ilişkilerini de gözden kaçırmaya yol açacaktır.

Bu aşamada bir başka sorun da şu şekilde ortaya çıkmaktadır: Bir fabrika özelinde düşünelim; işçi ve yönetici-patron olarak ortaya çıkan konumlanmanın, Poulantzas’ın belirttiği anlamda bir politik sınıf ilişkisi oluşturmadığı halde bir iktidar ilişkisi oluşturduğundan bahsedilebilir. Burada ilk aşamada, sınıf ilişkilerinin politik boyutuyla ortaya çıkmadığından söz edilebilir. Ancak, Poulantsaz’ın (ve bizim) savunduğu anlamda ‘sınıf durumu’nun ortaya çıkması, radikal politik ideolojik bir kabulü gerektirmez; ekonomik mücadele ve bu kapsamdaki iktidar ilişkileri ile sınırlı olabilir. Şunu söyleyebiliriz; sınıf ilişkileri ile iktidar ilişkileri doğrudan bağlantılı olsa da, “iktidar” kavramını bununla sınırlandıramayız. Sınıf yapısından farklı olarak toplumsal sınıf oluşumu bir bakıma, ezilen sınıf çıkarlarının farkına varılmasıdır. Bu, sınıfın ekonomik sınıf mücadelesinden, politik sınıf mücadelesine yönelmesi, aynı zamanda karşı iktidar oluşum sürecidir. Sınıf yapısı, bir A ve B’nin iktidar koşulunu doğrudan oluşturur. Ancak Poulantzas, sınıf mücadelesi dışındaki alanlara, örn. dernek, klüp vs. iktidar kavramının uygulanamayacağını savunur. Karşıt olarak ‘zor’ kavramını önerir. “Çünkü iktidar kavramı, uygulanmakta olan meşrulaştırılmış bir ‘zor’ durumunda, yani üzerinde iktidar uygulanan insanların minimum ‘rıza gösterdiği’ bir referans çerçevesinde kullanılmaktadır.” “yapılardan hareketle ifade edilen iktidarın tipik bir fenomen, gücün ise sosyolojik bir şekilsizlikle karakterize edilen bir fenomen olduğunu söyleyebiliriz.”12 Açıkçası kavramı daraltan bir başka yaklaşımdır bu ve yukarıda sorduğumuz soruya çözüm getirememektedir. İnceleme alanı olarak siyasal iktidarı ele almaktan farklı bir tutumdur buradaki.

Steven Lukes, en temelinde, “A, B’yi, B’nin çıkarlarına aykırı bir şekilde etkilediğinde, B üzerinde iktidar kullanmış olmaktadır” şeklinde ifade edildiğini belirtir ve bu tanımı indirgemeci bulur. Aslında bu iktidarın değil, tahakküme riayetin kavramıdır. Ayrıca, bir takım zaafları bulunmaktadır: İktidarın kullanımına odaklanması bir sorundur, zira, iktidar kullanılması muhtemel bir potansiyeli de ifade eder. Ayrıca, iktidarın A’nın B’nin çıkarlarına aykırı etkilediği varsayımı ile sınırlıdır, oysa, iktidarın dönüştürücü, üretken olabileceği seçenekleri kapsamalıdır. Üstelik, çıkarları üstün körü ele alır.

“Birbirimizi her an, sayısız biçimde etkilediğimiz açıktır: İktidar kavramı ve onunla ilintili zor, nüfuz, otorite vb. kavramlar belli açılardan önem arz eden etkileme menzillerini teşhis eder.”13 Bu bakımdan üç yaklaşımdan behseden Lukes kısaca şöyle ifade eder: Tek boyutlu iktidar görüşü; davranışlara odaklanır, gözlemlenebilir açık çatışma ile analiz edilebilir, karar alma süreçleri izlenerek bu çözümlemeyi yapacağını savunur, öznel çıkarların politik tercihlere yansıdığını savunur. İki boyutu iktidar görüşü: ilk görüşün davranışlara odaklanmasına eleştiri getirir [sınırlı], iktidar sahibi kişi veya grubun politik çatışmaları manupüle edebilir, bu sayede yanlılığı seferber edebilir yani örgütlenmeyi sağlayabilir görüşünü savunur. Açık ya da gizli ama gözlemlenebilir çatışmaların belirlenmesi ile çözümleme yapacağını savunur. Bu görüş de, öznel çıkarların politika tercihine yansıdığını savunur. ‘Gündemin kontrol edilmesi’ olarak anlaşılabilir. Üç boyutlu iktidar görüşü: fiili davranışları incelemenin önemi anlamında davranışçılığa kapalıdır, sınıf, siyasi parti veya şirket gibi kolektivitelerin politikaları ve eylemleri açıkça görünse de, bunlar bireylerin davranışlarına dayandırılamayacak kolektif fenomenlerdir. Bu görüşte, iktidar uygulananın bir şikayetinin olmamasının çıkarına aykırı bir durum olmadığı çıkarımı eleştirilir. Lukes’in İktidar Radikal Bir Görüş (İRG) olarak tanımladığı iktidar teorisinin bu üç boyutlu görüşe dayanır.

Hannah Arendt, iktidarın bireysel değil, kollektif olduğunu söyler. Bireyin iktidarı denilen şey bir grubun onayını almış olmak zorundadır. Biraraya gelen her insan grubu iktidar üretir, meşruiyet onun dayanağıdır. Her türlü şiddet gayrı meşrudur. (Arendt) “İktidarın meşruiyeti bu ilk bir araya gelişten türer, bunu takip etmesi muhtemel herhangi bir eylemden değil.” “Bunun asine şiddet, araçsaldır, bir amaca hizmet eden bir araçtır, fakat ‘asla meşru olmayacaktır’”14

Arendt gibi Parsons da, ‘zor’u iktidardan ayırma eğilimindedir. Hatta iktidar ile şiddetin ters orantılı olduğunu; ne kadar şiddet varsa o kadar az iktidar olduğunu ifade eder. (Arendt)

Steven Lukes’in bu yaklaşıma haklı iki itirazı vardır: Birincisi, bu yaklaşımlar iktidarı bir ilişki gibi değil, bir kapasite, kabiliyet, araç gibi görmektedir. “İktidarın kime verildiğine odaklanarak, iktidarın kimin üzerinde kullanıldığı sorununu gözden kaçırırlar.”15 Elbette, bu durum güç mücadelesini, muhalefeti alt etme çabalarını da gözden kaçıracaktır.

İkincisi, bu yaklaşımın söyleyebileceği şeyler “çok daha açık bir şekilde, … iktidarın bu tanımlarla dışarıda bırakılan (merkezi) yönlerini göz ardı etmeksizin söylenebilir.”16

Bu teorilerin arkasında Leninizm Korkusu olarak adlandırabileceğim liberal politik bir tercih olduğunu düşünüyorum. ‘Zor’un iktidar ve karşı iktidar için kurucu özelliğinin inkarına yönelik kavramlar arama çabasında bu siyasi motivasyon etkilidir.

İktidar ve çıkarlar:

Lukes, nüfuz veya otoritenin bir iktidar olup olmamasını belirleyenin çıkar çatışması olduğunu savunur. “Çıkar çatışması olmaksızın uzlaşmaya dayalı otorite, bir iktidar biçimi değildir.”17 A’nın B üzerindeki iktidarına, A’nın ve B’nin çıkarları yaklaşılmaktadır. Lukes, şu soruyu sorar “A’nın B üzerinde, B’nin gerçek çıkarları uğruna iktidar kullanılıp kullanılanılamayacağı..” ve buna iki cevap verir. Ya bu iktidar B’nin çıkarınadır, B, gerçek çıkarlarının farkına varınca iktidar ilşikisi biter ya da B’nin bu iktidara her türlü itirazı, onun özerkliğini ihlal edecektir. Bu durumda da bir çıkardan bahsedilemez (Lukes). Lukes’in eğilimi ilk yanıttan yanadır. İktidarı A ve B’nin ilişkisi üzerinden sadece çıkarlar temelinde okumak yeterli olmayacaktır. Çıkar algısı, ideolojiktir. Özne, ki belirlenmiştir, dünyayı algılama şekli, A’yı tahayül şekline göre değişebilir. Lukes, iktidarın etkinliğinin ölçülmesinde çıkarlara etkisine bakılabileceğini ifade eder ve ekler: “Çıkarlar kavramı bizi insanların hayatlarında önem arz eden şeylere yönlendirir. Çıkarlar tamamıyla öznel bir yoruma tabi tutulabilir. Buna göre benim çıkarlarıma uygun olanı benim için önemi belirler.”18 Egemen sınıfın çıkarı kâr elde etmek, bunu artırmak, sürdürmektir. (Burada tarihsel üretim tarzının kendiliğinden sınıfların davranışını belirlediği tarihselci bir yorum anlaşılmamalıdır. Bahsedilen pratik bir burjuva ferdinin çıkarıdır. Çıkarlar pratikle ilgilidir (Poulantzas), olumsaldır, nesnel konum bir eğilim oluşturur.19) Devlete yerleşmiş bir fraksiyonun çıkarı iktidarını artırmak, sürdürmektir. Bunlar ancak bilim ile elde edilmesi mümkün bazı nesnel vargılar ile çelişebilir; örneğin bir grup burjuvanın kârlı işi, yerel bir ekolojik felaketin fermanı olabilecek bir operasyonu gerektirebilir, Ayrıca bu durum o kârlı işin sürdürülememesi anlamına da gelebilir. Söz konusu çıkar algısının bu detayı değerlendirmesi beklenmez. Başka bir durumda, B, bir sınıftan çok bir ulusun ferdi gibi hissederek, nesnel sınıf çıkarları aksine, çıkarını A ile özdeşleştirebilir. Ayrıca, B gündelik çıkarı, örneğin işsizliğin yaygın olduğu bir ortamda düşük ücretli bir işe sahip olmasını ve ‘sorunsuz’ şekilde hayatını sürdürüyor olmasını, çıkarı olarak görüp A’ya tabi olablilir.

Poulantzas, çıkarları pratik alanında değerlendirir, bu anlamda nesnel veya öznel çıkarlar ayrımını anlamsız olacağı için kullanmak istemez. Buna rağmen, çıkarlar kavramının psikolojik çağrışımlara uğramasını istemediği için, nesnel çıkarlar ayrımını kullanır. Oysa, sınıf olma durumunun eğilim olarak ortaya çıkarabileceği iktisadi çıkarlara nesnel, diğer pekçok koşulca belirlenen psikolojik eğilimlerin de etkisiyle ortaya çıkan, önem arz etme durumu öznel çıkar olarak tanımlanabilir. Poulantzas, bahsettiğimiz gerilim nedeniyle ikincisine sempatik bakmaz. O, bu gerilimleri çıkarların özgüllüğü gibi ifadelerle aşmaya çalışır.

Daha önce değindiğimiz gibi bu mikro iktidarlar, devlet iktidarı gibi makro iktidar koşularınca belirlenir. B’nin ‘nesnel çıkarlarının’ farkına varması için potansiyel ilişki alanı, kurucu olduğunda ısrar ettiğimiz şiddet ile, B açısından görünmez kılınabileceği gibi, ideolojilerin yanıltıcı bilinç özelliği ila A’nın yanında B bu potansiyelere düşman olabilir.

Tam buradan Lukes’in iktidarın etkisi sorunsalına gelelim. Bir iktidar sahibi, diğerlerinin çıkarını ne boyutta etkiliyorsa o derece iktidar sahibidir. O iktidar, diğerini işinden etmek, toprağını kaybetmek gibi olumsuz veya olumlu etkilerken, diğer nispeten yüzeysel çıkarları ile etkileyebiliyorsa, ilkinin iktidarı daha fazladır denilebilir. Değer yargıları burada çok önemlidir, bazan iktidar sahibinin sadece diğerini kabul görmüş bir olumsuzlukla damgalaması, çok hayati bir iktidar aracı olabilir. Ancak, bu yargıların, ideolojilerin maddiliği, kişilerin basitçe tercihlerinden çok ötesi olduğunu detayını açıklama gereği duymadan hatırlatalım. İktidar üzerine çalışan pek çok kişi iktidarın iktidar uygulanana olumsuz etki kabiliyetini vurgular. Bahsettiğimiz anlamda, kişilerin çıkar algılarına olumlu yönde hitap etme becerisi olmasaydı iktidar söz konusu olabilirdi ancak sürdürülebilir olması zor olurdu.

Bu kapsamda, paternalizm olarak ifade edilen iktidar türünden de bahsetmek gerekir. İş güvenliği veya trafik kuralları ve bunların uygulanmasına yönelik iktidarın ifade ettiği şeydir bu. Lukes, annelik örneğindeki gibi, başkasını muktadir kılmaya çalışan bir dönüştürücü iktidardan da bahseder. Bu paternalist iktidar türü, çoğunlukla tahakküm olarak iktidara veya totalitarizme, muktedir olan figür üzerinden eşlik eder. Tebasının sağlığını, gönencini düşünen otorite figürü gibi.

Poulantzas, çıkarlar konusunu, yapı içinde nasıl değerlendireceğini düşünür. Yukarıdaki sebeplerle bağlantılı olarak, çıkarları pratikler alanına alır. Sınıf çıkarları özelinde düşündüğü için, bu sınıf mücadelesi alanıdır.

Lukes ve Foucault

“Özne bir töz değildir; özne bir biçimdir ve bu biçim öncelikle ya da daima kendisiyle özdeş değildir.”20

“Ben hükümran, kurucu bir özne, her yerde rastlanacak türde evrensel bir özne biçimi bulunmadığına hakikaten inanıyorum. Bu özne anlayışına karşı kuşku, hatta düşmanlık besliyorum. Ben, tam tersine, öznenin, tabi kılma pratikleri yoluyla ya da daha özerk bir biçimde antikçağda olduğu gibi, kültürel ortamda bulunan belli kurallar, tarzlar, uzlaştırmalardan hareket eden özgürleşme, özgürlük pratikleri yoluyla kurulduğuna inanıyorum.”21

“İktidar, toplumun bedeniyle birlikte yayılır; iktidarın ördüğü ağın ilmekleri arasında asal özgürlüğe yer yoktur.”22

Daha önce değindiğimiz gibi (İktidar 1), iktidarın özne oluşturucu bir ilişki olduğunu savunur Foucault. Cinsellik pratiklerinde, hatta cinsel özgürlükte bir ideolojik, kültürel yönlendirme vardır. Dini failler ile dindar arasındaki ilişkide de bu vardır. Bu Althusser’in ideolojiler ile özne kurulumuna benzer bir yaklaşımdır. Althusser’de ideolojilerden kurtuluş yoktur, başka bir sese dönüp başka bir şekilde kurulabilir özne. Peki, iktidarlardan kurtuluş mümkün müdür? Lukes, Foucault’da bunun mümkün olmadığını söyler ki, haklıdır. Bu kritik bir sorudur. Kavramın politik içerimleri ve özgürleşme pratikleri ile ilintisi nedeniyle önemlidir. Değer yüklü bir kavramı bilimsel çerçeveye oturtmanın güçlüğünden bahsettik. İktidar türleri arasında bir ayrım, tasnif yapılması faydalıdır. Fucault’un iktidarın özne üretmesi anlamında bir üretkenlik yanında olumlu dönüştürücü anlamda üretken iktidar türlerinden de bahsettik. Kolektif yapılarda kaçınılamayacak iktidar pratiklerinden söz ettik. Ancak, özellikle siyasal iktidarı ve buradan yola çıkarak devlet iktidarını ayırmak ve kendi içinde tasnif etmek, politik özgürlük pratikleri açısından önemlidir. Bilimsel bir yerli yerine oturtma da bunu gerektirir.

Ayrıca, Foucault’ya failliğe hiç alan bırakmadığı eleştirileri yapılagelmiştir. İktidarın koşulu olarak gördüğü ‘özgür özneler’ bu soruna bir karşılık oluşturmaz. Ta ki, yönetimsellik kuramı ile böyle bir soruna karşılık üretme gayretine girer Foucault: Yönetimsellik ile, “Bireylerin birbirleriyle olan ilişkileri kapsamında özgürce edinebildikleri stratejileri kurmalarına, tanımlamalarına, örgütlemelerine, araçsallaştırmalarına imkân tanıyan pratikler bütünlüğünü anlatmayı hedefliyorum.”23 Foucault da özne kültür, ideoloji gibi dayatılan bir takım örüntüler ile koşullandırılan, öznenin aktif bir şekilde kendini kurması ile mümkündür. Lukes, bu durum için Foucault’un yapısalcılıktan taviz verdiğini, kabul gören bazı sosyolojik doğrulara geldiğini ima eder. Foucault’un kavramları yer değiştirmesi (iktidar, yönetim, yönetimsellik) Lukes’in haklı olduğunun bir göstergesi gibidir.24

Lukes, özgürlük, gerçek çıkarlar, özerklik gibi tatışmalı mefhumlarla doğrudan bağlantlı bir kavram olan iktidarın tüm tartışmaları bertaraf edecek bir çözümlemesine ulaşmanın imkansızlığının farkındadır. Yukarıda temel iktidar görüşünün zaaflarına değinmiştik.

Şu aşamada Lukes’in yardımıyla tahakküm kavramına açıklık getirelim. Tahakküm, çeşitli yollarla, insanları kısıtlayan, benlik duygularını sarsan, onların amaçlarına ciddi kısıtlamalar getiren bir iktidardır. Tahakküm de, diğer iktidar örnekleri gibi arzuları manüpüle eder. Lukes, A’nın B’ye yapmak istemediği bir şeyi yaptırarak iktidar potansiyelini kullandığı gibi, B’nin arzularını şekillendirerek daha etkili bir iktidar uyguladığını ifade eder. Gramscici sınıf hegemonyasında ifade edilen bazı yönleri ile benzerlik buluruz.25 Buradan yola çıkarak bir faşizm tanımı yapabiliriz; faşizm, devletin şiddet arzusunu avamın arzusu kılan totaliter iktidardır.

Bourdieu da, benzer şekilde, tahakküm ilişkilerinde, tahakküm altındakilerin, tahakküm edenlerin bakış açısı tarafından yapılandırılmış kategorileri uyguladığını ifade eder. Daha önce Bourdieu’nn devlet görüşlerini incelerken değinmiştik, Bourdieu, buradaki işleyiş için, kendi habitus kavramsallaştırması ile uygun ‘simgesel şiddet’ mefhumunu öneriyor. Bir bakıma bilindışı bir işleyiş söz konusudur. O bahiste eleştirmiştik, Bourdieu, simgesel şiddeti, çıplak şiddeti tamamen yalıtarak ortaya koyuyordu. Oysa bahsedilen tahakküm ve bilinçdışı yapıların üretimi çıplak şiddet ile mümkündür. Bu metinde ortaya koyulan iktidarın bir potansiyel olmasında, iktidar araçları kendi kendine bir potansiyelin bir boyutu olmak üzere onu kullanabilme potansiyeli olarak sunduk iktidarı. Şimdi Lukes’te eksik olan bir koyut ile biraz daha anlaşılır kılalım. İktidar bir yetenek ise, bir takım araçlara ihtiyaç duyar. Algılamak çok kolaydır ki, devlet mekanizması iktidar araçları barındırır, buna sahip olmak olmak bir potansiyel gerektirir. Ancak, bu araçlara sahip olmadan kullanılamayacak potansiyele iktidar demek doğru olmaz. Söz konusu potansiyelin, uygun araçlarla bir araya gelip ortaya çıkardığı kullanım potansiyeli iktidar için daha uygun bir karşılık olacaktır.

“her şey, kendinde olduğu sürece, varlığını korumaya çabaladığına göre, eğer aklın buyruklarına göre yaşamak kadar kör arzular tarafından sürüklenmek de bizim iktidarımız içinde olsaydı, hepimizin aklın kılavuzluğu doğrultusunda ve bilgece kurulmuş kurallara göre yaşayacağından hiçbir biçimde şüphe edemeyiz. Ancak işler hayatta böyle yürümez, aksine, herkes peşinden koştuğu zevkin çekiciliğine boyun eğer.” (Spinoza – Tractatus Politicus s.17)

Özgür Elibol

1Kojeve – Hegel Felsefesine Giriş s.20.

2Spinoza – Tractatus Politicus aktaran: Steven Lukes

3Steven Lukes – İktidar Radikal Bir Görüş (İRG) s. 93

4Lukes – Age s. 93

5Lukes – Age. s.108

6Lukes – Age. s.103

7Poulantzas – Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar s.111

8Poulantzas – Age. s.112

9Poulantzas – Age. s.116

10Poulantzas – Age. s.129

11Lukes Age. s105

12Poulantzas – Age. s119

13Lukes Age. s.50

14Arendt akt. Age. s.54

15Age s.56

16Age s.56

17Age. s.57

18Age. s.116

19Poulantzas, bu noktada yapıların öznenin, faileri davranış üretimi olmadığını savunur. Bu başka bir tartışmanın konusu olmakla birlikte (faillik), toplumda faillerin belirlenirken, toplumsal yapıyı da öznellikleri ile oluşturduklarını kabul eden, realist toplum anlayışı ile eleştirilmesi gerektiğini not düşelim. Sınıf olmayı yani sınıf eylemini anlamlı kılan budur. Bu gerilim Poulantzas’ta ikincisi yönünde giderek meyleden şekilde bir gerilim oluşturmuştur.

20Foucault – Özne ve İktidar s.234

21Foucault – Özne ve İktidar s.266

22Foucault – Bilgi ve İktidar’dan aktaran Lukes s.131

23Foucault – akt. Lukes s.138

24Lukes, Foucault çalışmasının değerinin farkındadır. Onun kavram ve yönetiminin çok kıymetli alan çalışmalarına ilham verdiğini savunur ve bunları örneklendirir.

25Ancak, kesinlikle bir bütün olarak burada savunulan ile Gramsci’nin hegemonya teorisi ayrıştırılmalı; ondaki fikir, sınıfların tarihsel özelliği olarak edinmesi gereken sınıf bilincinden sapmanın nedeni tarihselci sorunsalına, özel olarak da bu bilinç sapmasından ziyade İtalyan faşizmine eğilimleri nedendir sorusuna dayanıyordu.

Genel içinde yayınlandı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s