DEVLET KURAMI ÜZERİNE TARTIŞMALAR I

state

Özgür Elibol

Giriş

Her insanın üzerine bir şeyler söyleyebileceği bir kavram ‘devlet’. Kimi kendini parçası olarak, kimi hamisi olarak görür. Onsuz bir tahayyülü yoktur çoğu insanın. Kimine göre bürokrasi algısı, kimine göre şirketinin mecburi ortağı, kimine göre varlık sebebidir. Kimine göre şevkat ile temsil edilir, kimine göre cebir ile. Mark Neocleous, (Mark Neocleous – Devleti Tahayyül Etmek; Nota Bene çev: Akın Sarı) bu algı karmaşasını ifade eder. Devletin ortaya çıkışı, bir zorunluluk olup olmadığı bir sorunsaldır.

Devletsizliğin mümkün olduğunu Morgan’ın antropolojik çalışmalarından faydalanarak onu yorumlayan Engels’in eserinden1 biliyoruz. Devlet sınıfların ortaya çıkması ile oluştu. Lenin bu eseri referans göstererek “devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının bir ürünü ve tezahürüdür” (Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) demektedir.

Hiç kuşkumuz olmasın ki bireylerin karşılıklı olarak birbirlerini etkileyen ve salt kendi iradelerine balı olmayan maddi yaşamları ve üretim biçimleri, devletin gerçek temelidir.” “Devlet, doğrudan ve esas olarak bizzat gens toplumunun içinde gelişen sınıf karşıtlıklarından doğar.” “Devlet topluma dıştan dayatılmış bir güç değildir. Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘bir ahlaki fikir vakıası’ ya da ‘aklın eseri ve hakikati’ de değildir. Devlet, düpedüz, toplumun kendi gelişmesinin belirli bir aşamasının ürünüdür.” (Engels, AÖMDK)

Marksizmin klasik görüşü olduğu kabul edilen devlet teorisini sunan ikinci eser Lenin’in Devlet ve Devrim eseridir. Lenin’e göre toplum, çıkarları birbiriyle uzlaşmaz karşıtlıklar barındıran sınıflardan oluşur ve devlet egemen sınıfın egemenlik organıdır. Marksizmde devlet sınıf belirlenimlidir. Ancak Lenin’in eseri bunun ötesinde egemen sınıfın baskı aracı, onun doğrudan vekili olarak savunulan devlet kuramı Marksizmin resmi görüşü olarak kabul edildi. O da Engels’in ifade ettiği gibi bu organın toplumun üzerinde olup topluma gitgide yabancılaştığını savunur. Lenin, Engels’i referans göstererek, özel kamu gücünün bu baskının aracı olarak kurulduğunu, ayrıca vergi toplamak için de memurlar istihdam ettiğini belirtir. Yasalar ile bu memurları ayrıcalıklı kıldığı ve otorite bahşeder. Bu tüm sınıflı toplumlar için böyle olmuştur. (Lenin)

Marksizm içinde kalıp farklı bir devlet kuramı özellikle Gramsci ile farklı bir boyut kazanmıştır. Poulantzas ise kuramı dikkat çekici boyutlara taşımıştır.2 Lenin’in devlet ve proletarya diktatörlüğü hakkındaki fikirleri ortaya çıktığı dönemde (özellikle Rosa Lüksemburg tarafından) eleştirildikten sonra, Stalin döneminde içi boşaltılmış bir yüceltme taktiği nedeniyle uzun süre eleştirilmemiştir ya da yaygınlaşmamıştır. Daha sonra yapılan yorumların bir kısmı Stalin döneminde bizim fikrimizce Lenin’in Sovyetler fikrindeki demokratik imkanın heba edilmesi dolayısıyla ortaya çıkan haksız eleştiriler dışında, devlet teorisinin, bir bakıma indirgemeci, doğrudan sınıf egemenliği aygıtı olarak görülmesine yönelik son derece haklı eleştirilerdir.

Lenin’in proletarya diktatörlüğü algısı, bir devlet partisi ve devletçiliğin oluşmasına yol açmıştır (Poulantzas). “Lenin’in bazı analizlerinin araçsalcı devlet anlayışına, (yani neredeyse hiçbir içsel çelişki olmadan, ayrımların olmadığı yekpare bir blok olarak ve ikili iktidar, merkezileşmiş Sovyetlerin vb. karşı devleti kurmadan küresel ve cepheden saldırılabilen bir devlet anlayışı) kurban gittiğine pek şüphe yok” “Aslında Lenin’in anlayışı, çelişkileri ne olursa olsun (ki bunlar görece büyük olabilir), devletin bir sınıfın bir diğeri üzerindeki egemenlik aracı olarak varlığını sürdürdüğü yekpare bir devlet anlayışı kadar araçsalcı değildi.” (Poulantzas, Poulantzas Kitabı, s.456)

İda Mett, Kronştad adlı çalışmasında Lenin’e ait farklı tarihlerde söylenmiş iki sözü epigraf olarak kullanır: “Bir aşçıya bile devleti yönetmesini öğreteceğiz.” (Lenin – Devlet ve Devrim, 1918). “Her işçi devleti yönetebilir mi? Pratik adamlar bilir ki bu bir masaldır” (Lenin, 1921).

Bu eleştiriler çoğaltılabilir, eleştirilere tasnifler yapabiliriz. Ancak, Lenin’in Devlet ve Devrim’deki konumu oldukça açıktır. Bizim fikrimiz, buradaki devlet teorisinin sosyal bilimsel açıklayıcılık yönünün yetersiz olduğu yönündedir. Ancak, Lenin’e bir devlet teorisyeni gibi bakmanın haksızlık olduğunu söyleyebiliriz. O, büyük bir devrimciydi ve tüm benliği ile Çarlık devletini yıkarak, o mekanizmayı alt üst etmeye kendini adamış bir stratejist idi. Devlet teorisinin de, bu büyük amaca hizmet eden pragmatik bir ifade olması anlaşılır olsa gerek. Ancak, Rosa Lüksemburg’un eleştirileri ve yukarıda kısaca alıntıladığımız Poulantzas’ın demokratik bir toplumun teorik inşasını zorlaştıracak ifadelerini eleştirmesi makuldür, fakat bu yazının konusu değildir.

Marx’ta ise devlet kuramı olarak değerlendirilebilecek ifadeler daha ziyade Fransa üzerine yazdıkları eserlerde yoğunlaşmıştır. Devleti zaman zaman egemen sınıfın doğrudan baskı aracı olarak gördüğü ifadeleri bulunmakla beraber, kapitalist devletin özgünlüğüne ilişkin farklı sözleri de vardır:

“Devletin tam anlamıyla bağımsız göründüğü dönem, yalnızca II. Bonapart dönemi oldu. Devlet makinesi burjuva toplumunun karşısında gücünü pekiştirdi…” (18 Brumaire)

“Sömürü devletinin iki faaliyet alanı vardır: Bir yandan, bütün toplumların doğasından kaynaklanan ortak işleri yerine getirir; öte yandan, yönetimle halk kitleleri arasındaki karşıtlıktan kaynaklanan özgül işlevleri üstlenir.” (K. Marx-F.Engels Werke..)

“Felsefi anlayışa göre, devlet, ‘bir tasarımın gerçekleşmesi’ veya Tanrının felsefeye aktarılmış yeryüzündeki gölgesidir, ebedi doğruluğun ve adaletin gerçekleştiği ya da gerçekleşmesinin gerektiği bir alandır ve bu anlayıştan kalkılarak, devlet ve devletle ilgili her şeye bir ‘hurafeci saygınlık’ kazandırılır. Bütün topluma ortak işlerin ve çıkarların şimdiye dek olduğu gibi, ancak devlet ve onun makamları tarafından kotarılabileceğine inanmaya daha küçük yaştan alışıldığı ölçüde, bu anlayış daha da kolay kökleşir. Bu arada ırsi monarşiye sırt çevirip, demokratik cumhuriyet üzerine yemin etmekle, pek cüretli bir adımın atıldığı sanılır. Oysa, aslında, tıpkı monarşide olduğu gibi, demokratik cumhuriyette de devlet, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından baskı altına alınması için öngörülmüş bir aygıttan başkaca bir şey değildir…” (Fransa’da İç Savaş)

Görülebileceği gibi, Marx’ta devlete ait çelişkili ifadeler üretilebilir. Devlet teorisi olarak benimsediğimiz yaklaşıma ait ifadeler özellikle Bonapartizm’i incelemesi sonucu ortaya çıkmıştır. Marksizmin kurucularını bu anlamda yargılamak konusunda tereddütlü olduğumu ifade etmeliyim. Bunun pek çok sebebi var. Öncelikle devlet kavramının kökeni konusunda Engels’in (Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni) ürettiği fikirler çok önemlidir ve devletin sömürü, sınıf ilişkileri ile bağını ifade eder. Özellikle Marx’ın kişisel yazma ve üretme çilesi (Kugelman’a Mektuplar) bir yana, doğrudan örneğin araştırma nesnesi olarak devlet konusunda günümüz yazarları ile, hiçbirimiz ile eşit koşullara sahip değildi. Ancak eksiklikleriyle bize muazzam bir araştırma nesnesi bırakmıştır. Devlet konusunu derleyip toparlamak ve bilimsel bir kuramını üretmek sonraki düşünürlere düşmüştür. Marksist veya değil, bu konuda çalışmış bazı düşünürlerin fikirlerini inceleyeceğiz ve bir devlet kuramı önermeye çalışacağız.

1Engels – Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

2Marksizm içinde ve Marksiszmi referans alıp eleştirerek yapılan çok fazla çalışma vardır. Bu çalışmaların tasnifi bile önemli bir gövde oluştururdu. Bu metinde amacımız bu değildir. Marksizm içinde devlet teorilerinin özeti ve anlaşılır bir tasnifi için Bob Jessop’un Devlet Teorisi eseri incelenebilir.

Bourdieu – Devlet Üzerine

‘Devlet’in kısa bir tanımını yapacak olursak der Bourdieu; “iktidar alanının ‘idari alan’ ya da ‘kamu hizmetleri alanı’ olarak tanımlayabileceğimiz bölümünün, yani devlet denildiğinde muğlak bir biçimde zihnimizde canlanan o bölümün, meşru fiziksel ve sembolik şiddet tekelini elinde bulundurmasıyla nitelendiğini söylerdim” der ve tanımı ilerletir: “devletin, toplumsal düzene ve toplumsal düzenin temel ilkelerine iştirak anlamında rızanın örgütlenme ilkesi olduğu, sadece uzlaşının değil ancak uzlaşmazlığa yol açan alışverişlerin varlığına da temel oluşturduğu söylenebilir.”1 Bourdieu, Marksist devlet kuramının kamu yararına yönelik bir aygıt olma yönünü ihmal ettiğini ve devletin varlığı sorusunu sormadığını sadece işlevi ile ilgilendiğini iddia eder. Marksizmin kökeni için tanımın eleştirisi, işlevselliğe odaklanma eleştirisi yerindedir, ancak köken ile ilgilenmediği eleştirisi haksızlık olur. Ayrıca, Marksist gelenek içinde kalıp işlevselci yaklaşımı aşmış yazarlar vardır.2 Ancak ilerleyen derslerde özellikle devlet teorisinin özgünlüğü olan ‘sembolik şiddet’ ifadesinin anlaşılabilmesi için Durkheim, Marx, Weber ve Kant’ı devreye sokmak gerektiğini ifade eder. Aslında ilginçtir ki teorisini de önemli sayılabilecek oranda, bazı Marksistler ile tartışarak geliştirir. Örneğin, Hirsch, Anderson, Althusser, Poulantzas, Sayer, Thompson vd. (İlginçtir, dersleri okurken bu yazarları okuyup okumadığından şüpheye düşmek mümkün.)

Weber’in devleti tanımlarken kullandığı meşhur fiziksel şiddet tekeline sahip olmak ifadesini, bahsettiğimiz sembolik şiddet ifadesi ile geliştirilmesinin elzem olduğunu ifade eder. Meşruiyet tanımak, kabul etmek ile ilgilidir. Fakat bunun ölçüsü nedir? Nüfusun çoğunluğu mu? İktidarın sürmesi için gerekli çoğunluğu mu? Sessiz çoğunluk üzerindeki azınlığın kabul ettiği ama çoğunluğun kabul eder göründüğü bir iktidar meşru mudur? Kitlelerin -olsa da- homurtularının sürdürülebilir bir iktidarı engellemeden, devletin idari işlerini gördüğü ve cebir tekeline alternatif oluşmayan iktidar meşrudur diyebiliriz. Ancak gayrı meşruluk bir iktidarın devam etmesine engel değildir. Nihayetinde politika bir güç oyunudur.

Dersleri boyunca adım adım devletin bu çeşitli işlevlerini, oluşum koşullarını araştırmayı sürdürür. Toplumsal sınıflandırmaların belirlenmesi, ölçü sistemlerinin tanımlanıp standartlaştırılması, eğitim sistemi ile toplumsal kimliklerin üretimi, konut bağları ile rızanın üretimi. Bu konularda devlet gerçekliğini anlamak için oldukça çeşitli açılımlar yaptığını ifade etmeliyiz.

Eğitim sistemi ile milliyetçilik üretilir. Bu devletin iktidarının üretildiği bir alandır. Bunun Fransa örneğinde evrensellik iddiasındaki seküler bir ‘akılcı’ kültür üretimi iken bazı ülkelerde dini niteliktedir. Hatta bu bir dönem Fransa’sı için ihraç malzemesi ve kültürel hegemonya aracı idi. Bildiğimiz gibi bu misyon ABD öncülüğündeki Anglosakson dünyaya kaydı. “Kültür bir meşrulaştırma ve tahakküm aracıdır” (Bourdieu, DÜ, s.197) ve Weber’in dinin egemenlere kendi imtiyazlarının teodise’sini sunar ifadesini hatırlatarak, bunun kültür ile yapıldığı duruma sosyodise der ve devam eder; “Kültür, son derece benzer işlevleri yerine getirerek dinin yerini almıştır: Ezilenlere, üzerlerindeki tahakkümün bir temeli olduğu hissiyatını verir. Bu ulusal düzeyde, ama aynı zamanda dünya toplumu düzeyinde de geçerlidir; mesela egemen sömürgeciler, vicdanları gayet rahat, evrenselin taşıyıcıları olarak hissedebilirler kendilerini.”

Bourdieu kendi kavramsal çerçevesi içinde devletin bir blok değil, bir ‘alan’dır. “iktidar alanının özel bir dalı olarak idari alan, bir ‘alan’dır; yani özgün sermaye ve farklı çıkar biçimlerine bağlı karşıtlıklara göre yapılmış bir uzamdır.”3 Marksizmi bizzat Marx’ı da kastederek ekonomist olarak niteler, karşısına Pareto’yu koyar ve O’nu da siyasi indirgemecilikle suçlar. “Ekonomizm, devletin oluşumunu ekonomik sermayenin peyderpey birikmesi mantığıyla tanımlar. Bunun tam tersini söyleyip, önemli olanın siyasi sermayenin birikimi olduğunu ileri sürersek, siyasete indirgenmiş bir tarih yapmış oluruz.”4 (Bourdieu, DÜ, s.95)

Bourdieu, devletin ortaya çıkışını bilgi birikimi, resmi dil ve kuralları, sermayelerin toplanması ile gerçekleşen süreç olarak ifade eder ve bunun bir evrenselleştirme olduğunu söyler. “Şimdiye kadar yaptığım tüm çalışmalar şöyle özetlenebilir: Bu kültür meşrudur, çünkü kendisini evrensel olarak, herkese açık olarak ortaya koyar; çünkü ona sahip olmayanlar o evrensellik adına, çekinmeden saf dışı bırakılabilirler. Görünüşte birleştirici olan ama aslında bölen bu kültür, onun tekeline sahip olanlar bulunduğu için (üstelik de, hususi olmakla itham edilemeyeceği için, korkunç bir tekeldir bu), en önemli tahakküm araçlarından biridir.”(Bourdieu, DÜ, s.129) Başka bir derste Poulantzas’ın (ve Gören Therborn, Claus Offe) başlattığı tartışma üzerine devletin şu veya bu sınıfa bağımlı olup olmadığını sorar. (Poulantzas’ın tavrı görece bağımlılıktır). Buna cevabı, doğrudan değildir, sınıf gibi pekçok ilişkinin de etkili olduğunu demeye getirir. “mevzubahis olan, olanların içinde, birbirlerine eklemlenmiş veya birbirlerine zıt vb. alt alanların içinde bulunan, karmaşık ilişkiler içindeki binlerce insandır.”(Bourdieu, DÜ, s.140) Bourdieu bu sorunun yapısal ilişki sorunu olduğunu ifade eder. Bu ifade tarzı devletin kökenine ilişkin yaklaşımından bağımsız değildir. Pek çok ilişkinin etkili olduğu konusunda haklıdır, ancak sınıf devlet içinde sınıf ilişkilerinin vurgulanması Marksist teorsiyenlere kalır ve Bourdieu indirgemecilikten kaçınma adına kritik unsurları gözden kaçırır, aslında görmek istemez.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Bourdieu’nun derslerinde belirttiği bir takım devlet etkileri devletin ne olduğunu anlamak için oldukça faydalıdır. Örneğin bahsettiği ‘imdi etkisi’, farklıyı düşünmeyi engelleyen durum budur dayatmasıdır. Bir başkası, güzel bir sorunun peşinden gelen bir ifadedir: ‘devletin, devletten başka yol olmadığına inandırmasıdır’. Bu konuda Foucault’nun iktidar teorisyle bir bağ kuran Güney Çeğin’in çalışması dikkat çekicidir: “Her iki yazarın modern dünyada iktidarın faaliyetleri ve hakimiyet mekanizmalarının kuruluşuyla hemhal olmaları bir yana hem Foucault hem de Bourdieu araştırma tasarımlarını çoğu kez benzer nesneler üzerine inşa etmişlerdir. …Foucault, normalleştirme söylemleriyle denetim altına alınan ve disipline edilen uysal bedenlere odaklanırken, Bourdieu simgesel teorisi ekseninde hakimiyet ilişkilerinin faillerce doğallaştırılarak nasıl içerildiğine yoğunlaşmıştır.” (Çeğin, Terkipler, s.116) Bunu tarih okumasında mümkünler uzamını kapatarak yapar. Şu güzel ve bu konudaki bakış açılarını tasnif edeceği güzel bir sorunun cevabını ararken varılan bir noktadır (bir öğrenci sorusu): “Darwinci önermeye göre çevreye en uyumlu halinde olduğu için ayakta kalmayı başarmış olan devlet, mevcut haliyle en iyi olan mıdır?” Bunu ‘devlet tarihsel bir zorunluluk mudur?’ diye de sorabiliriz. Bourdieu’nun cevabı bir eğilimi yansıtır ve zorunluluk olmadığı yönündendir. “Sosyal bilimlerde, tarihsel mantığa mantık yürüterek ulaşılan sonuçları tatbik etmenin yol açtığı gösterişçi bilimselliğe direnmek gerekir.”(Bourdieu, DÜ, s.174) Devletin, devletten başka yol olmadığına inandırması ve tarihteki mümkünler uzamını kapattığı doğrudur. Ancak, Marksizmin klasik devlet görüşünde haklılık payı var ise, sınıflar olduğuna göre devlet de olacaktır. Bunun zorunluluk olduğu söylenebilir. Ancak tikel devletlerin niteliklerinin ve günümüz tikel kapitalist devletlerinin olumsallık olduğunu söyleyebiliriz. Bir prensliğin hanedanlığa dönüşmesi veya bir ulus devletin hegemonik bir emperyalist devlete dönüşmesinde de bu geniş tarih mümkünler makasını arayabiliriz. Bu tartışma Bourdieu’nun Marksizmden ne derece farklı durduğunu görmek açısından önemlidir ve bizce Marksizm bu konuda haklıdır.

Bourdieu’nun devlet teorisinin en önemli ayırt edici unsuru sembolik şiddet ya da sembolik tahakküm olarak adlandırdığı şeydir. Bunu “nesnel yapılarla zihinsel yapılar arasında gerçekleşen ve bilincinde olunmayan mutabakatlara dayanan kısıt türleri” olarak tanımlar.5 Bu devletin zihinlere koyduğu farkında olunmayan kısıt türleridir, açığa çıkarılması zordur. Ancak, Bourdieu devletin bu sembolik zoru vasıtasıyla cebir üzerinden tanımlanmasını sorunlu buluyor. “Bu bir değer yargısı taşımak ve patalojik bir devlet biçimi tanımlamaktır… bugün sağlam kurulmuş bir devletin, cebirden neredeyse vazgeçebileceğini ortaya koymak istiyorum”(Bourdieu, DÜ, s.186). Nasıl olup ta değer yargısı taşıdığını anlayamadığımı itiraf edeyim. Ayrıca cebirden vazgeçmiş bir devlet örneği olmadığı gibi sembolik şiddet anlaşılır bir gerçeklik olduğu halde, sadece sembolik şiddet ile cebirden vazgeçmiş bir devletin nasıl mümkün olduğu bizim açımızdan anlaşılmazdır. Bourdieu’nun egemen-tabi karşıtlığı üzerinden kurduğu ve bu ikilinin ilişkileri üzerinden tanımlanan sembolik şiddet kavramı, devlet-iktidar adına meşruiyet üretim mekanizmasını açıklama adına, bir iktidar teorisi olarak oldukça kullanışlıdır. Ancak, bunu (iktidardan farklı olarak, bir şey olarak) devlet teorisinin merkezine oturtunca sorun oluşturuyor. Adeta sembolik şiddet abartılıyor. Devlet bir ilişkiler alanı ayrıca uzlaşmaz sınıfları barındıran bir topluma ait bir ilişkiler alanı ise, bir direniş her daim mümkündür ve zor daimidir, belirleyicidir. ‘Sağlam kurulmuş’ devlet bu itirazın yükselemeyeceği bir devlet midir? Bunun ortaya çıkması için direnişin ‘sembolik’ olmaması yeterlidir. Ne zor kurumları kendini feshetmiştir, ne de bundan vazgeçmiş bir devlet örneği vardır.

Bourdieu, David Hume’un yönetilenlerin sayıca çok olmaları ve bundan dolayı fiziksel güçlerine karşın az sayıdaki yönetenlerin rahatça yönetebilmesi konusundaki şaşkınlığını paylaşıyor. Bunun makul cevabının ancak sembolik iktidarda olduğunu söylüyor. “(Yönetilenler) Nasıl bu kadar kolay boyun eğiyorlar?” Devletin elindeki adeta sihirli gücü anlamanın bilişsel yapıları ve devletin bunları nasıl ürettiğinin sorgulanması ile mümkün olduğu kanaatindedir. Yeni Kantçılardan ödünç ‘sembolik form’ kavramını kullanır. “Bu sembolik formlar, toplumsal gerçekliğin inşa esaslarıdır: Toplumsal failler sadece fiziksel kuvvetlerce hareket ettirilen parçacıklar değil, aynı zamanda bilişsel yapıların taşıyıcısı olan, bilen faillerdir.” (Bourdieu – DÜ, s.203) Devletin bu sembolik formları dayatacak yetkisi ve gücü vardır. Bourdieu devletin toplumsal düzen kurma boyutu nedeniyle bir inandırıcılık etkisi olduğunu savunur; kırmızı ışıkta insanların durması örneğinde olduğu gibi düzen kurma becerisi. Bourdieu burada bir hata yapmaktadır. Devlet konusunda misyonunu adeta anti-tezini kurmak zorunda imiş gibi davrandığı Marksist devlet tezlerinin (ayrım yapmaz, sadece Marksizmin yetersizliğinden dem vurur) devletin tahakküm aracı olma yönünün temel olması gerektiğini kabul etmediği ve buna rağmen bir tahakkümden bahsedip bunu açıklamak zorunda hissettiği için yapar bu hatayı. Yukarıdaki ‘bilişsel’ uyum konusu devletin ‘sembolik şiddet’ mekanizmasının üretim süreci ile ilgisi olsa da, kendisi değildir, bu bir sosyal psikoloji süreci olarak ele alınabilir. Biraz daha dikkatli bir inceleme bunun ‘devletsiz’ topluluklar için de geçerli olduğu anlaşılır. Yani devlete ait bir ayrıcalığı açıklamak için uygun değildir. Hatası ve sevabı ile Marksizm içindeki ideoloji tartışmaları bize daha fazla anlama imkanı sunar. Basitçe soralım, Türkiye’de kalabalık ve disiplinli bir ordudan bahsederken, kurallara pek uyulmayan bir trafik olgusu nasıl açıklanabilir? Veya bir Avrupa ülkesindeki tersi durum? Şimdi kısaca değinelim, sanki devlet mekanizmasının toplum dinamiklerine fiili müdahalesi bu konuda daha etkili. Elbette devlet kutsallarını egemenlik altındakilere kabul ettirebilme kudretine sahip. Peki bir direniş karşısında yaptığı bu bilişsel sihir gösterileri ile hipnoz etmek midir kitleleri? Ancak, özellikle açık çatışmanın ve güç gösterilerinin olmaması durumlarında devletin nasıl yönetilenlerin bilişsel dünyaları üzerinde etkili olduklarını, devlet iktidarını yeniden üretme süreçlerini inceleyelim, bu konuda Yeni Kantçılardan da yararlanalım ancak durumun bundan ibaret olmadığını unutmayalım. Bourdieu, silahlı, büyük paralarla oluşturulan bir güç ve kontrol teknololojisinin dönüştürücü etkisinden bahsetmez. Marx’a karşın Weber’in üstünlüğünden bahseder, “egemenler nasıl hükmediyorlar?” sorusunun sorulmasından. Elbette şu sorunun sorulması da meşrudur; Marx’ın artısı üzerinde neden durmuyor; “bu hüküm nasıl alt edilir?”. Dediğimiz gibi, devletin sembolik iktidarı ve işlevlerini sorgulamanın anlamaya faydasını yadsımıyoruz.

Cevabının aranmasında fayda olan bir soru daha var; ‘nasıl oluyor da devlet bu ideolojileri kullanarak kitleleri yönlendirebiliyor?’ Devletin kendine kendini yeniden üretmekte kullanabileceği, tarihsel olarak meşruluğuna hizmet eden ideoloji(ler)ye sahip. Kitleleri bu devlet ideolojisi içinden düşündürmeye çalışıyor. Ancak devlet(ler) bu ideoloji konusunda sanıldığından daha esnek. Kontjoktürel ihtiyaçlarına göre, devlet mekanizmasına hükumet eden etkin yapıların türüne göre, dönemsel ihtiyaçlara göre esneyebiliyor. Örneğin herhangi bir devlet, kendine engel veya tehdit gördüğü herhangi bir unsura yönelik olarak temsil sistemi içinde veya dışında doğrudan kitleleri şiddete yönlendirerek, farklı ideolojileri kendi ideolojisine eklemleyerek veya kendi ideolojisini dönüştürerek tasfiyeye girişebilir. Bu ideoloji bir çeşit anti-komünizm, ırk kışkırtması, milliyetçilik veya başka bir şey olabilir. Kapitalist ulus devlet için bu ideolojinin milliyetçilik veya buna bağlı dini ideolojiler olması oldukça makuldür. Sorumuza kolaylıkla bir cevap vermek çok zor. Öncelikle kitlelerin yönlendirilmesi sadece ideolojiler ile gerçekleşmiyor, ideolojiler bir ortak dil, bir ortak temsil görevi görüyor. Genelde kitleler devlet çıkarlarına yönelik kitlesel tavır alışlarda bir ideoloji çevresinde ve kendiliğinden hareket etmezler. Bourdieu’nun kurumsallaşma ritüeli olarak kavramsallaştırdığı eğitim kurumu sayesinde toplum hiyerarşisi kurulur. Bu kurumsallaşma aynı zamanda doğrudan propaganda yapar, devlet resmi tarihini yeniden üretir, idari kurumsal sisteme kitleleri hazırlar. Bunun yanında medya ve devlet kontrolündeki iletişim sistemleri kitleleri harekete geçirme ve bağımlılığı yeniden üretmede çok etkilidir. Ancak bunların temelinde çıplak zor vardır. Bu potansiyel veya hareket halinde olabilir. Bourdieu bunu atlamaktadır.

Bahsettiğimiz bu kurumsallaşma ritüeli olarak eğitim emek dünyasının hiyerarşilerini tesis ettiği gibi, “bu nesnel bölümlenme esaslarını, varlığına boyun eğen zihinlere yerleştirir” (Bourdieu, DÜ, s.223) Buradan yola çıkarak toplumsal dünyayı üreten yapı olarak devletten söz eder. Bourdieu’nun buradaki hatası ufkunun sınıflı toplumlarla sınırlı olmasıdır. Söz konusu teşekkül devletin bu uzlaşmazlıklar içindeki zorunlu ama formu olumsal olan varlığında kaçınılmaz olarak gerçekleştirilecektir. Bu teşekkül her şeyden önce egemen iktidarın yeniden üretilmesi için elzemdir. Ayrıca başka zaman ve koşullardaki bir devletsiz toplumda kendi demokratik teşekkül mercilerini üretecektir. Yani bu devletin tanımı olamaz. Bourdieu’nun tuhaf sermaye kullanımı ile verdiği nihai devlet tanımı şu şekildedir: “Devlet; ekonomik sermaye, fiziksel güç sermayesi, sembolik sermaye, kültürel sermaye veya bilgi sermayesi gibi farlı sermaye türlerinin kademeli şekilde birikmesinin ürünüdür.” (Bourdieu, DÜ, s.226) Bu toplaşma bu iktidarların üstünde bir üst iktidar oluşturur, o devlettir. (Bourdieu, DÜ, s.229) Bourdieu’nun çalışmaları devletin anlaşılması için zengin malzemeler sunsa da, bu tanım çerçevesinde dönen devlet teorisinin açıklayıcılığı sakatlanmıştır. Ona göre tüm bu sermaye türleri zorunlu olarak bir tanıma türü olan sembolik sermayeyi oluşturur. Örneğin soyluluk ritüelleri, askeri statü simge ve ritüelleri ‘sembolik sermaye’dir. Bourdieu burada iktidarın sembolizmden geldiğini düşünme hatası yapıyor. Burada görünüşü, özün önüne geçiriyor. Çıkış yolu olarak da, tüm bu ikilikleri reddettiğini söylüyor. Ancak felsefi sorgulama onu terk etmiyor.

“Eğer devlet sahiden de benim olduğunu söylediğim şeyse, yani bir tek noktada toplanma ve birikme süreci ise, üzerinde düşünülmesinin bukadar zor oluşunu anlayabiliriz, zira pek çok şeyi aynı anda düşünmek gerekmektedir.” (Bourdieu, DÜ, s.237) Burada sermayeler kavramsallaştırması, sembolik olana verilen belirleyici önem, başka hatalı sonuçlara da yol açıyor. Örneğin, Joachim W. Stieber’in ‘modern devlet’ dışında devlet yoktur ifadesini savunması6 gibi hatalı tarihi yorumlar bu devlet algısının ve kavramsallaştırmaların bir sonucu.

Vergi toplama diyor Bourdieu, “inanç, itaat, boyun eğme, iyi niyet düzlemindedir: Yani sembolik sermaye, yani meşruiyet” (Bourdieu, DÜ, s.245). Peki neden bunun ‘toplumsal sorumluluk’, ‘devlete karşı yükümlülük’ olarak şekillenmiş ve ‘devletin ideolojik aygıtları’yla desteklenmiş bir ideoloji olduğunu söylemeyelim? (Bourdieu’nun ideoloji kavramına ve onun özellikle Marksizm’deki ifadelerine mesafesi bilinmektedir, ancak burada vurgulamak istediğimiz sembolik “sermaye”/sembolik iktidar kavramına fazla önem vermesidir ki devlet teorisini dayandırdığı alemeti farika budur). Neden bunun devletin ceza, vergi memuru, tahkikat ve sonunda polis tehdidi ile belirlendiğini söylemeyelim? Bourdieu bu tip açıklamaları küçümserken, daha açıklayıcı bir kavram kullanmıyor. Oysa şu cümleyi de kurabiliyor: “Bir tür meşru iç savaş olan vergi toplama, vergiyi dayatmaya muktedir bir ordunun mevcudiyetiyle eş-zamanlıdır.” (Bourdieu, DÜ, s.246) Peki bu durumda nasıl oluyor da ‘ekonomik sermaye’ hatta ‘zor sermayesi’, ‘sembolik sermaye’ye bağımlı oluyor? Bourdieu açıkça tutarsızdır. İktidarı sürdürmek için yanıltıcı ideolojileri kullanması, yalana başvurması ile sağlanan meşruiyet (‘sembolik sermaye’) ekonominin ve gücün sonucudur. Bir yeniden üretim diyalektiğinden söz edilebilir. Ancak, Bourdieu bunu tersten kuruyor: “devletin inşası büyük ölçüde zihinsel bir icattır. Sembolik gücün tatbiki, vergi toplama işinin hayata geçirilebilmesi açısından son derece önemlidir.” Oysa fiili güç olmasa sembolik güç imkansız olurdu. Şu halk türküsüne bakın,

Çekirgenin teşiri

Arpa buğday devşiri
Tel çekelim devlete
Kimden alacak öşürü”7

burada zor yanında sembolik zorun belirleyiciliğinden söz edilebilir mi?

Bourdieu İngiltere’nin durumunu tartışıyor “sembolik” ile sınırlanmış kraliyet iktidarı ve “teknik” ile sınırlanmış hükumet iktidarı bir arada bulunuyor diyor. Bunu derken bile sembolik iktidara ait söyledikleri boşa çıkmaktadır. Tek başına sembolik iktidar söz konusu değildir, ekonomik olan temel olmak üzere zora dayalı iktidar kendi sembollerini üretir. Bu anlamda Bourdieu’nun alanlar teorisi içinde bir sembolik alandan söz etmek bana sorunlu geliyor, her alan kendine ait semboller üretir. Elbette düşünceler toplumsal şartların ürünü ve aynı zamanda toplumun üreticisidir. Bourdieu sembollere bu anlamda rol yüklerken haklı, onu belirleyici bir iktidar alanı olarak belirlerken sorunludur. Ayrıca, faillerin kurucu rolünü abarttığını düşünüyorum.

Devlet Dersleri’nde ilgi çekici bir husus da, uluslar ve devlet ilişkisi üzerinedir. Bourdieu, Mosse’den faydalanır; (Burjuva) ulus devlet bir kamusal temsile dayanır, bu adeta sivil bir din ayinidir. Ulus devletler bu ‘ayin’ler vasıtasıyla kendilerini nesneleştirip var ederler. Yurttaşlık ruhu da buna dahildir. Bourdieu, Nazizmi bu formun bir özgüllüğü olarak değerlendirir ve şunu ifade eder: “Nazizm, esasında Rousseau’nun evladıdır.” (Bourdieu, DÜ, s.414) Fakat katılmakta güçlük çektiğimiz nokta devlet inşasında ifade ettiği gibi ulusları da entelektüel bir inşa olarak kabul etmesidir, vurguyu belirlenen koşullara yapsaydı konu anlaşılır olurdu. Şu ifade yeterli midir? “Hukukçular, devleti inşa ederken ulusu değil, ama ulusun üretilmesinin toplumsal şartlarını inşa etmişlerdir.” (Bourdieu, DÜ, s.415) Cevap olarak hayır demek durumundayım. Buradaki sorun yukarıda ifade ettiğimiz ‘sembolik alana’ abartılı bir önem vermesi ve rasyonel insan faaliyetinin kurucu yönünü abartmasıdır. Bourdieu’nun beslendiği meta-teori hakkında nispeten detaylı bir inceleme için Vandenberghe’nin çalışmasına8 bakılabilir.

1Bourdieu – age

2Bourdieu marksime yönelik benzeri bir haksız değerlendirmeyi -doğrudan Marx’ı hedef alarak- burjuva devrimleri değerlendirmesi üzerine yapar. Marksizmin devrim teorisini geliştirirken Marx ve Engels’den, Lenin ve Troçki’ye Fransız burjuva devrimini çok detaylı etüd ettikleri bilinmektedir. Bourdieu bunu bizzat Marx’ın ve marksistlerin burjuva devriminin tek yolu olarak değerlendirdikleri yönünde eleştirir. Ama durum böyle değildir, bahsettiği İngiltere’de burjuva devrim olmamıştır demez, yine Japonya incelemeleri için keza. Bu bize Bourdieu’nun Marksizm okumasının zayıf veya yargılı olduğunu düşündürür. Bu konuda bkz. Güney Çeğin “Devlet Mekanizması Nasıl İşler?” http://www.gazeteduvar.com.tr 13.Ekim.2016

3Bourdieu – age s.37 Bu ifadedeki ‘sermaye’ Bourdieu’nun iktisadi sermaye ile anoloji kurarak kavramlaştırdığı çeşitli birikim türlerini ifade eder, sorunlu bir kavramsallaştırma olduğunu düşünüyoruz. Aynı eserde Bourdieu “birikim sürecini ekonomik boyutuna, birikimi de maddi kaynakların biriktirilmesine indirgeyen koca bir Marksist gelenek var. Mesela devletin, yeniden bölüşümü mümkün kılacak şekilde kaynakların bir arada toplanmasıyla başladığı söylenir ama akılda sadece ekonomik kaynaklar vardır. Oysa anlattıklarım hep, ekonomik kaynakların biriktirilmesini mümkün kılan (en az bir o kadar önemli) bir başka biriktirme türünün daha olduğunu ima etmektedir.” der. Bourdieu ‘bir o kadar önemli’ diyerek başka kategorideki ‘birikimleri’ iktisadi birikimle birlikte ele alırken yanılıyor. İlk insan toplulukları oluşurken, ilk soyutlamalar ortaya çıkıp insan toplumunu ve bizzat bireyi ortaya çıkarırken, güdü geçim derdi idi. Diğer herşey bunun çevresinde oluşmuştur. Bourdieu güncel görüntüden yola çıkarak sembolik birikime göre ekonomik birikimin ikincil olduğunu söyleyebiliyor. Bunun antropoloji çalışmalarının iyi yorumlanmaması olduğunu söyleyebiliriz.

4Bu konuda farklı bir değerlendirme için, Sean Creaven, aşağıda Jessop başlığında değinilmiştir.

5Çeğin, Bourdieu’nun ‘sembolik şiddet’ kavramı ile Foucault’nun ‘tabiiyet'(subjection) kavramları arasında yakınlık kurar, Bourdieu’nun kavramı felsefenin soyut alanından ‘sosyolojinin somut sahası’na çekmek olara yorumlar. (Çeğin, Özpolat – Tabiiyet ve Simgesel Şiddet Kavramları Üzerinden Foucault ve Bourdieu’yü Birlikte okumak, Terkipler)

6Bourdieu – age s.238 Strieber’e göre 17. yy öncesinde devlet değik, hanedanın mülkünü yönetmesi söz konusu idi ve bu da devlet olarak adlandırılamazdı. Bourdieu açıkça bu yargıyı savunduğunu ifade etse de, Hanedan devleti kavramını kullanmaktadır. Buna rağmen genel eğilimi bu yöndedir.

7Ahmet Ozansoy – Türkülerde Vergi (2015)

8Frederic Vandernberghe – What is Critical About Critical Realism

Poulantzas – Göreli Özerklik

Kapitalist devletin, ekonomik, ideolojik ve politik fonksiyonları vardır. Bunlar, devletin politik fonksiyonu tarafından üst-belirlenmiştir. Bu politik fonksiyon, sınıf mücadelesi alanına ilişkindir. Ancak devlet egemen sınıfın tarafı olduğu halde, bir sınıf mücadelesi yokmuş sade pür bir ulus, halk varmış gibi davranır. Devlet mülkü korurken bir sınıfı değil, hukuk şeklinde soyutladığı dil ile ‘birey’in hakkını koruduğunu vazeder. Hal böyleyken, egemenlik altındaki sınıfların yalıtılmışlığı aşmalarını sağlayacak politik örgütlülüklerini engellemeye çalışır. Ayrıca, bu kapitalist devlet, “sistemin sınırları içinde, egemenlik altındaki bazı sınıfların ekonomik çıkarları için belli bir güvenceye olanak veren bir oyun oynar. Bu oyun, bu güvence, egemen sınıfların hegemonik egemenliğine, yani egemen sınıfların halkın genel çıkarının temsilcisi olarak politik oluşumuna uygun olduğu ölçüde onun fonksiyonunun bir parçasıdır.” (Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, s.219) Bu ‘taviz’ egemen sınıfların politik iktidarının sınırlanması olarak anlaşılamaz. Üstelik toplumsal mücadeleler tarihinden biliyoruz ki, bu koparılan tavizlerin mücadelesinin ve bazı dış koşulların da etkisi vardır. Bu kapitalist devletin yapısını şekillendiren unsurlardan biridir. “Ancak bu yine de basitçe devletin bir sınıfın kullandığı araç olmayıp, sınıflara bölünmüş bir toplumun devleti olduğunu belirtir.” (Poulantzas, SİTS, s.220) Bu bahsedilen güvence dahi, sistemin ve egemen sınıfın bekasını sağlayacak sınırda olur. Asla devlet iktidarını tartışma konusu yapmasına izin verilmez. “Kapitalist devlet örneğinde politiğin özerk oluşu, egemenlik altındaki bazı sınıfların ekonomik çıkarlarının karşılanmasına olanak verebilir: Bu durumun egemen sınıfların politik gücünü sınırlaması, gerektiğinde ekonomik çıkarlarını kısa erimde gerçekleştirme kapasitelerini frenlemesi olasıdır ama bunlar tek bir koşulla, egemen sınıfların politik iktidarına ve devlet aygıtına dokunulmaması koşuluyla -ve bu koşul devlette mümkündür- gerçekleşir.” “Öte yandan bu hegemonik egemenlik sınırının herkes için bir kez çizileceği açıktı. Bu sınır devlet biçimlerine, devlet fonksiyonlarının eklemlenmesine, ekonomik iktidarın ilişkilerine, devlet aygıtının işleyişine olduğu kadar, mücadele içindeki güçlerin ilişkisine bağlıdır.” (Poulantzas, SİTS, s.221-222)

Bu noktada kısaca Poulantzas’ın bahsettiği yalıtma etkisinden, yalıtılmışlıktan bahsedelim. Bu ifadeyi çok sık kullanır ve önerdiği kuramın anlaşılması için önemlidir. Devletin özerk alanı hukuki alan bireyleri sınıf aidiyetinden yalıtır, onları yurttaş olarak çağırır. Diğer bir boyutu ise, kapitalizmin bireyleri atomize etmesi ile ilgilidir. Bu Marx’ın da bahsettiği yalıtılmadır.

Çeşitli üretim tarzlarına karşılık gelen, köleci, feodal, kapitalist gibi çeşitli devlet biçimlerinden söz edebiliriz. Bunun yanında kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumda diğer devlet biçimlerinin özelliklerini de taşıyan bir devlet söz konusu olabilir. Nedir peki kapitalist devlet tipinin özelliği? Poulantzas kapitalist devletin özgüllüğünün devlete bu ekonomik düzeye karşı özerk olması olduğunu ifade eder. Kapitalist devlet egemen sınıf ve fraksiyonlardan görece özerktir. Burada ‘görece’ ifadesi çok önemlidir. Devlet ünitesi sınıf ilişkilerinden kopuk değildir, bir egemen sınıfın doğrudan aracı da değildir, sınıflara karşı eşit mesafede görünür ve görece özerktir. “Görece özerklik, devlete somut konjonktüre göre egemen sınıfın herhangi bir fraksiyonunun uzun erimli ekonomik çıkarlarına müdahale etme olanağı da verir: Bunlar, kendi politik sınıf çıkarının gerçekleşmesi için bazen gerekli olan uzlaşma ve özverilerdir.” (Poulantzas, SİTS, s.333)

Tam burada, hemen yukarıda değindiğimiz meşruluk tipleri, Bourdieu’nun devlete ilişkin ayrımları ve üstteki paragrafta bahsedilen devlet tipleri konusunun bağlanması ve açıklığa kavuşması için Poulantzas’ın Weber ile tartışmasına değinmeliyiz. “Weber’in ideal tipinin oluşması, aynı ‘soyut’ tipe ait çeşitli gerçek görüngüler arasındaki farklı sapmaları yerleştirmekten ibarettir.” (Poulantzas, SİTS, Belge Y. s.151) “Devletin ve otoritenin ideal tipleri ise terimin dar anlamıyla yapıları değil, son tahlilde ‘aktörlerin’ tavır ve davranış güdülerini kapsar.” “Marksist sorunsalda daha çok bir üretim tarzının bölgesel düzeyinin kavramını üretmeye çalışıyoruz. Bunu da, bir toplumsal somut gerçek olgusundan soyutlama yoluyla değil, bu üretim tarzı kavramının ve onu belirleyen düzeylerin eklemlenmesinin kuramlaştırılması süreciyle yaşıyoruz. Modeller ya da şemalar bilimi belirli bir bilimin özgül nesnesini dikkate alamayan nosyonlara yol açar: aslında bu nesne şemalaştırılmış somut gerçeklik değil, salt kuramsal oluşturulmuş bir kavram olabilir.” (Poulantzas, SİTS) Poulantzas, Weber ‘ideal tip’ ile Hegelci ‘somut evrensel’ kavramsallaştırmasının benzer olduğunu söyler ve Weber’in Lukacs’ın tarihselci yorumunu beslediğini savunur. Bu konuyu derinleştirmek konumuz açısından bir sapma olacaktır, konu ile ilgili kaynaklara bakılabilir. Şu kadarını söyleyelim, Weberci teoriyi tarihselci ve işlevselci teorilere bağlayan şey, Poulantzas’a göre toplumsal yapının değerleri ve amacı olan toplumsal öznenin ürünü olarak düşünülmesidir. (Poulantzas, Büyük Britanya’da Politik Marksist Teori)

Kapitalist üretim ilişkilerinde üretim araçlarıyla üreticilerin ayrılmış olması, yurttaşlık sıfatı ile hukuki politik üstyapının görece özerkleşmesi ve hukuki ideolojiye yedirilerek, görüntüde eşit, özgür yurttaşlar topluluğu görünür. Kapitalist öncesi biçimlerde kastlar, insanlar arası farklar, dinsel ideoloji veya kendine özgü hukuki ideoloji olarak ortaya çıkardı. Öte yandan hukuki-politik bölgenin egemenliğindeki burjuva ideolojileri farklı özel biçimler alabilir. Bunlar birbiriyle karşıtlıkları içinde ‘liberal’ veya ‘totaliter’ olarak adlandırılabilir. “Yargıların bu özerkleşmesi, yansımasını sınıflar mücadelesi alanında, ekonomik sınıf mücadelesinin -ekonomik toplumsal ilişkiler- ve politik sınıf mücadelesinin -politik toplumsal ilişkiler- özerkliğinde bulur.” (Poulantzas, SİTS, s.321) Devlet kurumlarında bu mücadeleler açık olarak görünmez. Uzlaşmaz karşıtlıkları gizleyen farklı ideolojilere sahiptir ve bunu çok çeşitli yöntemlerle kitlelere aktarır. Devletin bu kurumsallaşmış iktidarı, tüm bu ilişki ve mücadeleler üzerinde halk-ulusu temsil etme iddiasında olan bir ünite sunar. Poulantzas, devletin hukuki politik üstyapısıyla ideolojik fonksiyonunun ilişkisinden, üstyapının ideolojiğe indirgenmesi sonucunun çıkarılmaması gerektiği konusunda uyarır. ‘Halk egemenliği’, ‘egemenlik milletindir’ sloganları ve hukuki normlar bu ilişkinin ifadesidir. Tüm bu devletin ‘genel çıkarı temsil eden’, ‘halk-ulusun politik birliğinin temsilcisi’ ve ‘bölünmez kurumsal kişilik’ görüntüleri yanında Poulantzas’ın şu ifadesi önemlidir: “Kapitalist devletin hukuki-politik bölgesi fiilen, tamamen politik olan iktidarın (kamusal) kurumsallaşmış ünitesi olarak örgütlenmiştir; ancak bu örgütlenme bu bölgenin, bir öğeler birliği (yurttaşlar) ünitesinin, yani kurumlarında ekonomik belirlemenin ve dolayısıyla bu yurttaşların sınıf aidiyetinin bulunmadığı bir ünitenin kurucusu olarak kabul edilmesi ölçüsünde gerçekleşmiştir.” (Poulantzas, SİTS, s.326) Devletin meşruluğu bu kabulün yeniden üretilmesi ile sürdürülür.

Hukuki politik özerkliği, devletin, egemen sınıfların ekonomik çıkarları ile doğrudan ilgili görünmemesidir. Ama bu onların politik çıkarları ile ilgisiz olduğu anlamına gelmez. Kapitalist devleti anlamak için bu nokta çok önemlidir ve Poulantzas’ın büyük katkısıdır. Devlet açıkça bunu savunur; ‘adalet mülkün temelidir’ der, mülkiyet ilişkilerini savunur. Tekil devletler kendi tarihsel koşulları ve özgünlüklerine ve meşreplerine göre, ezilen sınıfları koruyacak hukuki kurumsal önlemleri de alırlar. Devlet, bu uzlaşmazlıkların oluşturduğu toplumsal ilişkileri uzlaştırmaya çalışır, bu kararsız dengeyi fazlasıyla sofistike (bazan sadece baskı ile) araçlarla korur ve bunu yaparken kendisini halkın çıkarını koruyan, ulusal birliğin temsilcisi olarak kabul ettirir. Devletin meşruluğunu sürdürmesi bu temsile inancı ve itaati sürdürmesi ile olur.

Kapitalist devletin görece özerkliğinin politik alanın özerkliğinden kaynaklandığını söyledik. Peki bunun nedeni nedir? Poulantzas bu soruya kısaca şu şekilde cevap veriyor: “Burjuvazi hegemonik örgütlenme düzeyinde kendi özgün politik partileriyle çıkma konusunda yeteneksizdir” (bunun istisnaları vardır). Sebebi kendi iç çelişkileri, fraksiyon çatışmalarıdır. Adam Przeworski, sınıf bazında politik örgütlenme konusunda en iyi işçilerin girişebileceğini söylüyor. Oysa der, kapitalistler kendilerini ancak ahmaklık anlarında demokratik koşullar altında bir sınıf olarak temsil ederler. Burada şunu eklemek isterim ki, devlet adına söylenen tüm bunlar tamamen zorunlu modeller değildir. Köken tartışması olarak devletin oluşumu eşitsizliğin ve sınıfların ortaya çıkışı ile zorunludur, ancak bu tartıştığımız formlar büyük oranda olumsaldır. Bu görece özerklik oldukça yerinde bir tespittir ve ulus olgusunun bunda büyük etkisi vardır. Doğrudan kendi örgütleri ile yöneten bir burjuvazi yerine egemen sınıfa karşı özerk pozisyonda olan ve ulus çıkarını temsil eden bir hegemonya meşruluk üretme konusunda çok daha avantajlıdır.

Totalitarizm tartışmalarında, Poulantzas’ın koyutlarının totaliter özellikli devletler ile uyuşmadığı eleştirileri yapılmıştır. Oysa O, devlette bu eğilimin tam da çizdiği devlet kuramını desteklediğini ifade eder. Her şeyden önce, kapitalist devlet, “halk ulusun özdeş, uyumsuz, homojen gördüğü kendiliklerin ünitesi olarak” meşrudur. Sınıflar mücadelesi gizlenir, sınıflar devlet altında bunlardan yalıtılmıştır. Burada şunu vurgulamalıyız ki, daha önce sınıf bahsinde değindiğimiz gibi, sınıf mücadelesinin gizlenmediği ekonomik sınıf mücadelelerinde devlet çerçeveyi çizmiştir, işçi haklarını kendi içinde ve belli sınırlarda arama hakkını güvence alarak onu reformist bir düzeyde tutar. Totalitarizm koşullarında ise, sınıf aidiyetleri hiç bir temsil düzeyinde yürümez. Benzeri durum -farklı bir konu olsa da- faşizm koşullarında da vardır. Poulantzas, bu devlet biçimlerinin özellikle egemen sınıfların kriz yaşadığı dönemlere denk geldiğini hatırlatır. Faşizm analizlerinde Poulantzas, faşizmin kapitalist devletin bir tipi olduğunu söyler. Siyasal bir bunalıma tekabül eden dönemlerde ortaya çıkan olağanüstü bir formdur. Burada şunu eklemeliyiz, çeşitli zayıflıklar nedeniyle bu olağanüstülüğün olağan olduğu, burjuva demokrasisinin olağan dışı görülebileceği örnekler olduğunu biliyoruz. Baskıcı dönemlerde devlet kurumları yeniden düzenlenir. Özerk hukuki alan, tamamen politik alanın denetimine girebilir. Hatta polis ve askeri kurumları merkezde yer alabilir. Örgütsüzleştirilmiş küçük ve orta burjuvazi, devlet organizasyonuna kitlesel destek sunabileceği gibi tamamen sindirilmiş de olabilir. Kapitalist devlet biçiminden bahsederken, onun ile ilgili olağanüstü biçimlerin de söz konusu olduğunu vurgular. Faşist devlet, tam da bu bahsedilen olağanüstü biçimdir. Bu biçimde ekonomiye müdahale biçimi değişir, iktidar bloğu ve hegemonya ilişkileri yeniden düzenlenir. Diğer ideolojik aygıt içindeki kurumlar (bkz. İdeoloji bahsi), göreli özerkliklerini tamamen kaybetmiştir. (Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, FD)

Poulantzas devlet algısını, özcü bir kavrayıştan uzak durur, ona özne ya da nesne değil, sınıf ilişkilerinin yoğunlaşması olarak bakar. Lenin’in devleti topyekun ve araçsal algıladığını düşündüğü yaklaşıma mesafelidir. Eleştirdiği halde Gramsci’den fazlasıyla faydalanır.1 Kapitalist devleti sınıflar mücadelesinin özel alanı olarak inceler. Bunun sonucunda bir göreli özerklikten bahsettik. Devleti aynı zamanda “egemen sınıf ve fraksiyonların ilişiklerindeki özgül fonksiyonundan hareketle de incelemeliyiz”. Bu doğrultuda, egemen fraksiyonların karakteristik bir araya gelişi olan bir iktidar bloğundan söz edilebilir. Poulantzas, bu iktidar bloğunda büyük toprak sahipleri, burjuvazinin ticari, sınai, mali fraksiyonları olduğunu söyler. Kapitalist Üretim Tarzının egemen olmayan kesimlerin, sınıfların temsil karakteri ve çişitli sınıf ve fraksiyonların politik arenada görünüş şekilleri ve bunu sağlayan yapılar iktidar bloğunu oluşturur. Kapitalist devlete özgü özel bir durumdur ve hegemonya kavramı ile bağlantılıdır. Kapitalist devlet yapısı içinde çeşitli sınıf ve fraksiyonlar eşzamanlı olarak egemen olabilir. “Daha doğrusu kapitalist devlet, politik sınıf mücadelesi alanıyla olan ilişkisinde, yani sınırların durumu olarak kavranan ilişkide, kendi kurumlarının iç oyunuyla iktidar bloğunun kurulmasını mümkün kılar.” (Poulantzas, SİTS, s.267) Poulantzas’ın belirttiği gibi Marx ve Engels bu kavramı kullanmamıştır ama devlet ilişkilerine ilişkin tespitleri ona uygundur. Bloğu oluşturan sınıf veya fraksiyonlardan birinin hegemonyası söz konusu olabilir. Devlet, kendini oluşturan bu iktidar bloğundan, bloğu oluşturan egemen sınıf ve fraksiyonlardan yine görece özerktir. Poulantzas, bunun bir hakemlik pozisyonu olarak yorumlanmaması ve bu ilişkiler alanı olan devletin bu unsurlardan ayrı, ilişkide ve özerk pozisyonda olduğunu anlamak gerektiğini vurgular. Burada şunu eklemek istiyorum; Poulantzas’ın bu tespitleri yaptığı dönem dünya kapitalizminin belirgin bir ayraçtan geçtiği, neo-liberal yükseliş ve sosyalist blokun çökmeye yüz tuttuğu bir tarihselliğe denk gelmekte. O günlerden bu yana dünya ekonomik sisteminde bir takım değişiklikler oldu. Büyük toprak sahiplerinin, sınai, mali, ticari kapitalistlerin birleştiği, birbirinden ayırt edilemez hale geldiği bir dünya kapitalist sistemi var artık. Bilhassa söz konusu iktidar bloğu kavramı olmak üzere devlete dair incelemelerde tüm bunların göz önünde bulundurulması gerekiyor. Kısaca egemen iktidar bloğundan hala bahsedebileceğimizi ancak, fraksiyonları eskisi gibi tanımlamanın güç olduğunu söylemek isterim. İktidar bloğu, ittifak kavramından ayrıdır. İttifak bu unsurların çıkar çelişkisini içerir. “örneğin iktidar bloğunun küçük burjuvazi ile yaptığı politik bir ittifak, ona karşı verilen yoğun bir ekonomik mücadeleyle ya da onunla yaptığı ekonomik ittifak onun politik temsiliyetine karşı verilen yoğun bir politik mücadele ile birleşir.”2

Kapitalist devlet idealleştirmelerinde sürekli güçler ayrılığından bahsedilir. Yasama, yürütme ve yargı ayrılığıdır bu. İdealde bu organların ilişki içinde ve özerk olmaları gerekir denir. Poulantzas, incelemesinde yasama ve yürütme ayrılığını vurgular. Ona göre güçler ayrılığı, “bu bloktaki sınıf ve fraksiyonların kompleks ilişkisine bağlıdır.” Ayrıca farklı sınıf veya fraksiyonların farklı kurumsallaşmış yerlerde belirginleşeceği (kristalleşeceği) durumlar için bu ayrılığın olduğunu söyler. “Bu anlamda kurumsal güçlerin ayrılığı, bir iktidar bloğu karşısında işlev gören devletin tipik karakteristiğidir.” (Poulantzas, SİTS, s.357) Bu noktayı Poulantzas’tan biraz farklı açıklıyorum. Söz konusu ayrım yine O’nun ifade ettiği gibi, egemen sınıf fraksiyonları ve iktidar bloğu ile ilintili olarak, ama kurulmuş, üretilmiş kendi içinde ideal bir sistemdir. Meşruluk arayışına ve özerk yapıların denetlenmesini sağlayacak şekilde benimsenerek kurulmuş bir organizasyon olduğu fikri bana doğru görünüyor. Bunu destekler şekilde Poulantzas, bu ayrımın farklı sebepleri olduğunu, örneğin yürütmenin bürokrasi, polis ve orduyu da kapsadığı için teknik faktörler dolayısıyla olduğunu söyler.

Güçler ayrılığında, iktidar bloğundaki fraksiyonların bölünmesi, yoğunlaşması, belli sınırlarda mücadelelerinin yaşanması söz konusu olabilir. Bir dönem Türkiye’de yaşanan vesayet tartışmaları böyle bir durumun Türkiye’ye özgü sonucu idi. Ayrıca bilinçli veya bilinçsiz bir yanılgıya dayanıyordu ve vesayet kalkacak ve demokrasi gelecek söylemleri tamamen saçmalıktı. Bu seçimler, parlamenter sistem eşittir millet iradesi, millet iradesi eşittir demokrasi yanlış algısından kaynaklanıyordu. Temsil sisteminin sorunları bir yana, parlamenter bir faşizm pekala mümkündür. Poulantzas’ın da belirttiği gibi, Lenin’in kapitalist koşullarda işçi sınıfı için en iyisi dediği ‘demokratik cumhuriyet’ ideal işleyen bir parlamenter sistemdir denilemez.

Gördüğümüz gibi, kapitalist devlet diğer üretim tarzları dönemlerinde olandan farklı olarak, özerk hukuki-politik üstyapının özgül durumuna sahiptir. Bu durum, Poulantzas’a göre kapitalist devlete ekonomikten görece özerk bir pozisyon sağlar. Politik iktidarın özgün ünitesinden doğan bir özgünlüktür. “Burada bu devlet tipinin görece özerkliğinden de doğrudan doğruya devletin yapılarıyla üretim ilişkileri arasındaki ilişkiyi, devletle sınıflar mücadelesi alanı arasındaki ilişkiyi, özellikle de bu devletin iktidar bloğundaki sınıf ya da fraksiyonlardan, daha yaygın bir anlamla müttefik ya da desteklerden görece özerkliğini anlıyorum.” (Poulantzas, SİTS, s.299) Poulantzas bu özgüllüğün, kapitalist devletin egemen sınıfın aracı olarak değerlendirildiği ‘araçsal’ anlayıştan kurtardığını savunur.

Siyasi partiler ile temsil sistemine ait açık alana politik sahne diyor Poulantzas. Bu politik sahne ve devlet biçimlerinin kombinasyonu ise politik rejimi ifade ediyor. İktidar Bloğundaki güç ilişkileri, devlette politik sahnenin gelişim şekli bunu belirler. Devlete ilişkin söyleyebileceğimiz ve her devletin kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini söylediğimiz özellik, devletin hem kavram olarak hem de devletlerin kendi içlerinde esnek karakteridir. Özerk politik alan bir güç oyunu sahnesidir ve bu esneklik gerektirir.

Devleti anlamak için ‘politik elitler’ konusu anlaşılması gereken hususlardan biridir. Poulantzas, Marksizm içi veya Marksizm dışı bazı hataların yol açtığı çıkarımlardan bahseder. Örneğin, ‘ekonomik olarak egemen sınıfın politik olarak ta egemen olması gerektiği’ ve ‘devletin egemen sınıfın doğrudan aracı olduğu’ fikri gibi. Bürokrasiye ilişkin pek çok teori bu anlayışların sonucudur (burada değinmeyeceğiz, bu satırlarda Poulantzas’ın bakışını özetlemekle yetinelim). Bürokrasi özel bir sınıf ya da sınıf fonksiyonu olmak durumunda değildir. Bürokrasi, “devlet aygıtına aidiyetle ve kurumsal iktidar ile kurduğu özel ilişkiyle belirtilir, politik düzeyde ise devletin sınıf fonksiyonuyla belirlenebilir.” Bürokrasi bir sınıf değildir, sınıf fraksiyonu değildir. Ancak, bir sınıf aidiyeti vardır (küçük-orta burjuvazi, burjuvazi, toprak soyluluğu gibi). Burada şu soruyu soralım; “devletin üretim sürecinde doğrudan rolü olabilir mi?” Bunun dünyada ve Türkiye’de pek çok örneği var. Veyahut, yakın dönemden pek çok iktisadi işletmeye atanan kayyumları düşünelim. Poulantzas’tan cevap arayalım; birincisi, bunları devletin politik iktidarıyla sınırlamak gerekir. Bahsettiğimiz bürokratlar memurdur, atanır, azledilir, devlet ‘görevini’ ifa etmiştir. İkincisi, eğer üretim ilişkilerinde devlet varlığı ile bir yer edinmiş ise artık ilgili bürokratlar fiili olarak bir burjuvadır (burada siyasi temsil olarak devlet ideolojisi taşıyacaklardır hali ile, pozisyonları ve katılımları ile burjuvaziye dahil olurlar). Bürokrasinin özgül bir kategori oluşturması, tam da içinden çıktıkları sınıf aidiyetleri ile belirlenmemiş olmaları nedeniyledir. Bir bürokratik iktidardan söz edildiği durumda anlamalıyız ki, bu aslında hegemonik sınıf ya da fraksiyonun iktidarıdır. Bonapartizm ve Kemalizm tartışmalarını hatırlayalım ve bu zeminde düşünelim. Marx Bonapart’ı sınıf aidiyetinden bağımsız olarak iktidarını temsil eden ideolojiye ‘burjuva dini’ demişti. Poulantzas, Marx 18 Brumaire’den şunu aktarıyor “Oysa bürokrasi, mutlak monarşi döneminde, Birinci Devrim sırasında ve Napolyon döneminde burjuvazinin sınıf egemenliğini hazırlama aracından başka bir şey değildi. Restorasyon döneminde, Louis-Philippe döneminde, Parlamenter Cumhuriyet döneminde ise egemen sınıfın aracıydı.”

Aşağıda devlet hakkındaki teorik fikirlerini incelediğimiz Jessop’un takdirleri yanında, Poulantzas’a eleştirileri de vardır; devlet açıklamasında boşluklar vardır der. Devletin yapıştırma faktörü olarak yorumlanmasında tutarsızlık olduğunu iddia eder; bahsedilen yapıştırma, tekelci sermaye hegemonyasında örgütlenen iktidar bloğunun başarısıyla gerçekleşiyor olmasını sorunlu bulur. Zira “devletin yalnızca tekelci sektörden çok iktidar bloğunun bir aracı olduğunu söylemektedir.” Ayrıca, devlet iktidarının etkilerinin kapitalizmin hakimiyetiyle kuşatıldığı görüşünün hakim sınıfın çıkarına çalışan bir araca indirgenmesi olduğunu savunur. Bizce bu çelişki gibi görünen hususların konunun çetrefilliğinden kaynaklanmakla birlikte, devletin pek çok çelişkili durumu içeren (Güney Çeğin’in deyimiyle) adeta bir gayya kuyusudur. Bu durum Jessop’un da kabul ettiği gibi, devletin bir ilişkiler sistemi olmasından kaynaklanır. Jessop devam eder; “Devleti ya ekonomik temelden bağımsız kabul etmekte ya da herhangi bir konuda bağımsızlığını inkar etmektedir.” (Jessop, DT, s.48) “Polantzas’a göre, devletin kapitalizmin hakimiyetindeki bir toplumsal formasyon içine gömülü olması, aynı zamanda onun sınıfsal doğasını garantilemektedir. Bu sonuç, Poulantzas’ın işlevselci devlet görüşünden çıkmaktadır -çünkü bu tür bir devletin işlevi, zorunlu olarak kapitalizmin hakimiyetindeki toplumun bütünlüğünü yeniden üretmektir.” (Jessop, DT, s53)

Jessop, Poulantzas’ın bireysel vatandaşlık hakkında söylediklerini ve yalıtma etkisi fikrini takdir eder: “toplumun tüm üyelerinin, sınıfsal aidiyetlerine bakılmaksızın eşit haklarla donatılmış politik özneler olarak oluşumu, sadece onların ekonomik failler olarak biçimsel eşitliklerini tamamlamakla kalmamakta, aynı zamanda atomize olmalarını ve bireyselleşmelerini teşvik ederek politik yönetim düzeyindeki özsel eşitsizlikleri gizlemektedir.” (Jessop) Yalıtma etkisi fikrinde, ekonomik failler, kapitalist ilişkileri sınıfsal ilişkiler olarak değil karşılıklı yalıtılmış bireyler olarak ve/veya parçalanmış işçi ya da kapitalist gruplar arasında rekabet halindeki ilişkiler olarak yaşarlar. Jessop bu etkinin ekonomik ilişkilerin tüm alanına yayıldığını ve tüm üretim tarzlarına ait sınıflara da nüfuz ettiğini hatırlatır.

Jessop, hukuk ve politik alanın ekonomi ile olan kuramsal ayrılığı kabulünün bu alanların incelenmesi için uygun olduğu ve gerekli teorik fırsatı verdiğini söylerken bunun ekonominin belirleyiciliği rolüne ilişkin sorunlar oluşturduğunu söyler. Bu kabulün ekonomik alanın ve ekonomik pratiklerin somut etkilerini ihmal etmeye yol açabileceğini savunur ve Poulantzas’ın devlet ve hukuk tahlillerinin bir aşırı-politikleşmeye kendini teslim edebileceğini ifade eder. Aslında bir bakıma Jessop’un kendi ile de çelişkiye düşer göründüğü bu eleştiride derdi, ekonominin son yargıda (kertede) belirleyiciliği fikridir. Bu durumun belirsiz bir ritüeli andıran bir bileşim olduğunu söyler. Bu konuya ileride değinilecek.

Diğer bir eleştirisi, devletin politik sınıf hakimiyetinin yapısal özelliği ile hakim sınıfların ideolojik ve politik pratiklerle bu hegemonyayı kuruşu arasındaki yapı-pratik gerilimine ilişkindir. Poulantzas’ın bunu ‘yalıtma etkisi’ ile ifade etmesi ve devleti ilişkiler alanı olarak görmesi Jessop’a yetmez ve O’nu devletin ‘yapısal seçiciliğini abartmak ve sınıf hakimiyetindeki politik mücadelenin etkisine çok az yer vermekle eleştirir. Jessop’un bu eleştirisinde Poulantzas’a daha yakın durduğumu söylemeliyim. Ancak, Jessop eleştirisini ilerletir; “Poulantzas, belirli konjonktürlerde sermeye birikimi gereksinimleri ve politik güçler ve/veya ideolojiler arasındaki olumsal ilişkiyi ayırmaktan ziyade, çoğunlukla politik partilere ve diğer aygıtlara ve/veya belirli ideolojilere zorunlu bir sınıfsal aidiyet yüklerken aynı zamanda da entelektüel, ahlaki ve politik liderlik uğruna mücadelenin sınıfsal olmayan (örneğin cinsiyet, etnik, gençlik) hareketlerinin rolünü ihmal eder.” (Jessop, DT, s.96) İşte burada Jessop’a hak veriyorum. Devletin ve iktidar bloğunun oluşumunda bu sınıfsallık dışı hareketlerin politik etkisinin belirleyici olabildiğini söylemeliyiz. Ayrıca sosyal analizlerde sınıfı hiç görmeyenler kadar tüm açıklamaları bir sınıfsallığa yedirme çabasının sefaletine de sıklıkla rastlanmaktadır. Peki bu durum ekonominin son yargıda belirleyiciliğini yanlışlar mı? Jessop’a göre -ki bu en ağır eleştirisidir- “her şeyi yüksek bir soyutlama düzeyinde birkaç ilke ışığında açıklama çabasına girmektir.”

Poulantzas, etkili bir devlet teorisi ve modern devleti anlamak için muazzam önemdedir. Artık ciddi her devlet çalışmasının referansı olmuştur. Bazı örnekler; Paul Thomas, Martin Carnoy, Bob Jessop gibi, incelememiz dahilindedir. Bu çalışmaların da hatası ve sevabıyla neler dediklerine bakmadan önce, Poulantzas merkezli Marksist ideoloji teorisine göz atalım.

İdeoloji:

Devletin baskı ve ideolojik aygıtlarından bahsedilecekse, Marksistlerin daha ziyade birincisi ile ilgilendiklerini ikincisine ilgilerinin Gramsci dışında daha yüzeysel olduğunu söyler Poulantzas. Gramsci, devletin sadece güç aygıtı değil hegemonya örgütleyicisi olduğunu ifade eder. Devlet, kiliseyi, okulları, partileri, haber aygıtını da içermektedir. (Poulantzas, FD). Aşağıda ideoloji bahsinde belirtildiği gibi Poulantzas, devletin her ne kadar baskı ve ideoloji temel görüntüleri altında işlevini gerçekleştirdiği belirtilse de, devlet bunların dışında ‘doğrudan iktisadi işlev’ de üstlenebilir. Devlet, toplumsal koşulların yeniden üretimi yanında iktisadi üretimi de gerçekleştirir. Genç Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerine bu açıdan bakılabilir. Ancak, bu işlev baskı ya da ideoloji ana görünümü altında uygulanır. (Poulantzas, FD)

Bu noktada bir uyarıda bulunmak istiyorum. İdeoloji bir kavram, soyutlama olarak anlaşıldığında bahsedilen etkileri kullanırken dikkatli olunmalıdır. Burada vurgulananın devletin ideolojileri de kullandığı ve kitlelerin algılarının, yaşam tarzlarının yönetildiği bir mekanizmadan bahsedilmektedir. Bu durumun ideolojinin etkisi olarak anlaşılması önemli sorunlar doğurmaktadır. Felsefi olarak idealist bir sapma olacağı gibi, politik olarak yanlış değerlendirmelere yol açar. Poulantzas’ın ideolojik aygıtlar olarak ifade ettiği hegemonya üretiminde devletin güç kurumları ve söyleminin de etklili olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki, Poulantzas ve gördüğüm kadarıyla diğer teorisyenler buna değinmiyorlar.
“Kapitalist devlet tipinin egemenlik altındaki sınıflarla kurduğu özel ilişki ideolojik düzeyde ortaya çıkar.” (Poulantzas, SİTS, s.225) Marksizm içindeki belirgin ayrımlar ideoloji konusunda da söz konusudur. Poulantzas’ın ifadesiyle genç Marx’ın ideoloji algısının merkesinde yabancılaşmış özne bulunmaktadır. “Özne reel içinde somut özünden yoksun kalır -çünkü bu reel kavramı kuramsal olarak öznenin ontolojik nesnelleşmesinden hareketle kurulmuştur- ideoloji de öznenin yanıltıcı özünün hayali bir dünyadaki projeksiyonunu oluşturur; bu kısaca öznenin özünün, ekonomik toplumsal reel içinde ideal (nesneleşmiş, yabancılaşmış) bir biçimde yeniden kuruluşudur.” (Poulantzas, SİTS, s.226) Marx’ta ideoloji yanlış bilinçtir ve üstyapıya aittir, altyapı tarafından belirlenir (Bourdieu’nun haklı itirazını hatırlayalım). Marx’ın camera obscura analojisi ile ifade ettiği ideoloji bir yanlış bilinç olarak egemen sınıfa hizmet eder. Ancak, basit altyapı üstyapıyı belirler formülü ile ideoloji sorununun anlaşılamayacağı açıktır. İdeolojilerin birbiriyle etkileri, ilişkileri ile değerlendirilmelidir. Klasik Marksist formülde yanlış bilinç dolayısıyla bilimin karşısında konumlanır.

Marksizm içindeki tarihselci hümanist yorum özne üzerine yoğunlaşır ve toplumsal sınıfı kendiliğinden ve yabancılaşmış bilince sahip özne olarak görür. Bu sorunsal ideoloji ve yabancılaşmayı özdeşleştirir. “İdeolojiler bir bilincin -sınıf bilinci- ya da bir özgürlüğün -praksisin özgürlüğü- özneyle yabancılaşmış ‘ürünleri’ olarak değerlendirilmiştir.” (Poulantzas, SİTS, s.226) İnsan ‘özüne’ ancak komünist toplumda dönecektir. Dolayısıyla ideolojiler ortadan kalkacaktır. Bilinç bilimsel saydamlığa kavuşacaktır. Bu toplumda bu yabancılaşmayı kıracak ayrıcalıklı ve kurtarıcı sınıf proletaryadır. “Gramsci’nin tarihselciliği görüldüğü için, Marksist kuramcıların birçoğu hegemonya kavramını Lukacksçı sorunsala bağlayan bir anlamda kullanırlar.” (Poulantzas, SİTS, s.227) Hegel’in somut evrensel bütün kavramıyla ilişkilendirebileceğimiz, Lukacsçı özne-sınıfı merkezi ilkesi olan dünya görüşü ile bu bütünleşmeyi sağlayacaktır. Bu dünya görüşü ile praksis içinde özne-sınıf kendi tarihini yapar. Yabancılaşmadan kurtulmuş işçi sınıfının bu ideolojisi aynı zamanda Marksizmde ifadesini bulan ‘bilimdir’. Zira proletaryanın öznelliği evrensel, nesnel yani bilimseldir.

Bu yaklaşımın sorunlu olduğunu savunuyoruz. Bir sınıfın varlığı bir düşünceyle özdeşleştirilemez. Zira sınıf olarak yapısal ontolojik konumlanması bir sistematik düşünceye indirgenemeyeceği gibi, sınıf olarak eylemesi de belirli bir ortak düşünce olarak yansıma bulmaz. Tarih fikirsel özler bahşetmez, kavramlar sunmaz. Tüm kavramlar eleştiriye tabidir.

Poulantzas, Gramsci’nin hegemonya kavramı ve onun Lukacsçı sorunsalda ele alınmasının doğurduğu sıkıntıları açıklar. “Burada toplumsal bir formasyon ünitesinin, yani toplumsal ‘bütünün’ hegemonik bir sınıfla ilişkilendirildiği algılanır. Sınıfın hegemonyası, ilke olarak kendisini belli bir formasyonun ünitesine yerleştiren bir dünya görüşünün kurulmasına denk düşecektir.” (Poulantzas, SİTS, s.231) Gramsci’nin ‘tarihsel blok’ kavramı , Hegelci tarihsel şimdiki zamanın formülasyonudur, tarihin ifadesine dönüşen ideolojidir. Buna rağmen Poulantzas Gramsci’nin özgünlüğünü teslim eder ve onun klasik Marksist ideoloji anlayışından ilk sıyrılan düşünür olduğunu söyler.

Bu sorunsala göre “egemen ideoloji ile tarihin öznesi, yani ‘kendi için’ sınıf arasındaki genetik ilişki”nin (Poulantzas, SİTS, s.233) sonucu bize topluma ait soruların cevaplarını verecektir. Bize soruyu sınıf öz bilinci ile mi, yanlış bilinç ile mi hareket ediyor diye sorar. Poulantzas, bu algının olumsuz sonuçlarını, ideolojilerin aşırı politikleşmesi sorunu olarak koyar ve eleştirir. Söz konusu sorunsal ideolojileri “toplumsal sınıfların boyuna asılmış politikalar” haline getirir. “ideolojik yapı, bir sınıfın politik örgütlenmesine, bu örgütlenme de, kendi için sınıf olarak, tarihin öznesi olarak yükseltecek özgün bir dünya görüşünün kurulmasına indirgenmiştir -politik sınıf bilinciyle dünya görüşüne ait fonksiyonun özdeşleştirilmesi.” (Poulantzas, SİTS, s.234)

Bu sorunsal, kavramlar olarak ifade bulan ideolojilerin etkileşimini açıklayamaz. “Bu ideoloji anlayışına göre her sınıf bir anlamda kapalı bir ortamda işlev görecektir ve bu sınıfların ideolojisinin dışında bir dünya olması mümkün değildir. Bu nedenle egemen ideolojinin işçi sınıfı ideolojisinin egemenliği üzerindeki etkileri anlaşılamaz. Bu doğrudan, kendiliğindenciliğin çeşitli biçimlerine ve pratik sonuçlarına yol açar: işçi ideolojisi yalnızca evrensel proletarya-sınıf ideolojisi olma olgusuyla, Marksist bilimin anahtarlarının sahibi olarak değerlendirilir.” (Poulantzas, SİTS, s.238)

Peki Poulantzas nasıl bir ideoloji anlayışı önermektedir? Öcelikle ‘yanlış bilinç’ olgusunu tamamen reddetmez, bunda haklılık payı olduğunu düşünür, ancak bu şekilde ifade edilmesi Poulantzas’a göre sorunludur, bu şekliyle bir yabancılaşma ve yanlış bilinç sorunsalına indirgenmemelidir. Althusser’in meşhur tanımıyla ideoloji, bireylerin gerçek varlık koşullarıyla kurdukları temsili ilişkidir. Bir özne-sınıfla ve onun yanlış bilinciyle tanımlanamaz. Faillerin yaşanmışlıklarıyla ve onları algılamalarıyla ilgilidir. “Ayrıca Gramsci’nin de gösterdiği gibi ideoloji, yalnızca basit biçimde bilginin daınık ögelerini, nosyonları vb. değil, ama aynı zamanda simgeleştirme süreci, mitsel yer değiştirme, ‘zevk’, ‘stil’, ‘tarz’, kısaca genel olarak ‘yaşam tarzı’nı da içerir.” (Poulantzas, SİTS, s.241) Burada Bourdieu’nun simgesel alan tespiti ve ideoloji kavramına alerjisini hatırlayalım. Poulantzas, egemen sınıf ilişkilerinin, egemen ideolojinin üst belirleyeni olduğunu savunur. “İdeoloji, görece olarak, örneğin ahlaki, hukuki, politik, dinsel, ekonomik, felsefi, estetik vb. diye karakterize edilebilen bölgelere ayrılmıştır.” Farklı koşullarda bu bölgelerin herhangi biri belirgin olabilir. Poulantzas’ın ilginç bir iddiası var; “ideolojinin rolü yalnızca, her zaman belirleyici olan ekonomik düzeyi değil, aynı zamanda egemen role sahip olan düzeyi, özellikle de bu düzeyin egemenlik olgusunu gizlemeye dayanmaktadır. Bu özel gizleme görevini çeşitli nedenlerden dolayı en iyi yerine getiren bölge, kesinlikle ideolojinin egemen bölgesi olur.” (Poulantzas, SİTS, s.244) Tüm bu alanlar egemenin meşruluğunu kurmaya hizmet etse de, belirleyici olanın -Bourdieu’nun aksine- politik güç olduğunu savunuyoruz. Ancak burada çıplak güç mü, simgesel güç mü gibi bir soru sorulabilir. Bunu birbirinden belirgin olarak ayırmamak gereklidir diye düşünüyoruz. Politika çok çeşitli araçlarla yürütülür ama nihai amacı açık güç avantajı elde etmektir. Bu politik güç ki, kitleleri baskılamaya, harekete geçirmeye yarar, gücünü de oradan alarak yeniden üretir. Kitleler sadece tek başına kendilerine dayatılmış ilüzyonlar veya çarpıtılmış fikirler ile harekete geçmez. “çerçevesinde egemenlik altındaki sınıfların burjuva sınıfına isyanını ‘kendi kendine’ sürdürdüğü ayrıcalıklı söylev (toplumsal adalet, eşitlik vb.) egemen ideolojinin hukuki-politik bölgesinin egemenliği altındadır.” (Poulantzas, SİTS, s.246) dahası politik egemenlikçe belirlenir.

İdeoloji bahsini kapatmadan meşruluk kavramı üzerinde durmak faydalı olacaktır. Poulantzas, meşruğuluğun egemen ideolojinin özgül politik etkisini gizlediğini söyler. “Politika bilimi için meşruluk -ya da ‘politik kültür’- genel kural olarak politik yapıların, bir sistemin failleri tarafından kabul görme tarzını belirtir. Bu nosyon M. Weber’in ardından, tarihsel özne anlayışına bağlı olan ve bir formasyonun ideolojik dilinde, toplumsal aktörlerin pratiğe yönelik amaçlarını ortaya çıkaran fonksiyonalist sorunsala girmiştir. Bu bağlamda, ideolojik olarak belirtilen şey, yani bir formasyonun merkezi yargısının anlamın ve kuramsal fonksiyonunu edinir; burada antropolojik kültüralizm anlayışını görürüz.” (Poulantzas, SİTS, s.257) Meşruluk burada, politik egemenin normatif yapılara uygun olup kabul görmesi olarak değerlendiriliyor. Bu tarz bir değerlendirmede bazı sorunlar ortaya çıkabilir der Poulantzas. Birincisi, ideolojiğin ve meşruluğun özgün fonksiyonun abartılması. Burada Bourdeu’yu hatırlayalım; sembolik alan olarak tabir ettiği tam da budur ve Poulantzas’ın bu uyarısını açık bir Bourdieu eleştirisi olarak not edebiliriz. İkincisi, “M. Weber’in otorite tipleri gibi politik yapıların, meşruluk tiplerine dayanan tipolojisine yol açmıştır.” (Poulantzas, SİTS, s.258)

Egemenlik altındaki sınıflar kendilerini sınıf olarak ortaya koymaları, devletin meşruluğu altında söz konusu olabilir. Burada benimsenen ideoloji egemen baskın söylemi aşamayabilir. “Örneğin egemenlik altındaki sınıfların ‘politik demokrasi’ye karşı tavrı, genellikle ‘politik demokrasinin öteki biçimlerini’ talep etme tavrıdır. Bu tavır her zaman, kendisine karşı muhalefetin referans modelini de oluşturarak egemenleşen bir meşruluğa katılım tarzı olmuştur.” (Poulantzas, SİTS, s.259) Tam da Poulantzas’ın yukarıda bahsettiği meşruluk tipleri ile ilgili sorun burada ortaya çıkar, devletin başka meşruluk tiplerini sunabilmesi. Bunun dışında, Weber’in tipolojisine ait eleştirisine aşağıda değiniliyor.

1“Kapitalist formasyonların hegemonik sınıf yönetimindeki egemenliğine, bir sınıf ya da fraksiyonun kendisini halk ulusun genel çıkarının cisimleşmesi olarak sunmayı ve böylece egemenliğinin, egemenlik altındaki sınıflar açısından özgül politik kabulünü başarması yoluyla uygulanan hegemonya kavramı, burada egemen kapitalist ideolojinin sözü edilen özgül karakteristiklerini belirtir.” (Poulantzas – age s.256)

2Poulantzas – age s.286 Burada küçük burjuvazinin temsili mümkün bir sınıf olarak mı yoksa iktidar blogu içindeki fraksiyonun sınıfsal niteliği olarak mı ele alındığı belirsiz olmakla birlikte, ikincisinin mümkün olduğunu ifade etmek isterim.

Paul Thomas – ‘Yabancı Politik’

Paul Thomas, modern devletin kökeni sorunsalı ve modern devlete ait bir devlet kuramı ile ilgilenmiştir. Thomas, genç-olgun Marx ayrımı Althusser’in yaptığı gibi detaylandırmaz ama açıkça genç Marx’tan yana tavır alır. Marx’ın kendi yazınında, devlet kuramı ile ilgili kayda değer fikirleri gençlik döneminde ürettiğini, ileride bunları bir kenara atmış ve sapma yaşamış olduğunu ifade eder. Thomas’ın devlet teorisi esasta siyasal ile devletin farklı özelliklere sahip kategoriler olması, ekonomi alanı ile siyasal alanın ayrılması ile kapitalist modern devletin özgünlüğünün oluşmasıdır. Bu anlamda Marksist bir devlet kuramının oluşmasında Gramsci ve Poulantzas’a bir saygı ifade eder (Poulantzas ile devlet kuramında pek çok konuda farklı yerlere vardığı halde). Genç Marx’ta devlet kuramı olarak önerdiği ‘yabancı politik’in kökenlerinin olduğu dönemi Marksizan olarak ifade ederken, Gramsci ve Poulantzas hattını Marksist olarak ifade etmektedir. “Devlet siyasal yaşamımızın bir vechesidir”. Ancak, “devlet kuramı siyaset ya da iktidar hakkında karşılaşabileceğimiz her sorunla (onları çözmek şöyle dursun) bağlantılı olmadığını anımsatmaktadır.”

Kapitalizm ile birlikte devlet toplum ilişkileri köklü bir değişime uğradı (Marx, Gramsci, Poulantzas, Bourdieu, Thomas..). Ancak, bu konunun devlete bakış şekilleriyle farklı yorumlandığı açıktır. Marksizmler sınıf ve egemenlik ilişkisi olarak yaklaşır ve köken sorunu bu mivalde çözülür. Bourdieu yukarıda değinildiği gibi bu merkezde bakmaz ve köken, zorunluluk gibi sorunlara farklı cevap verir. Yukarıda değinildiği gibi kapitalizm öncesi ve sonrası devlet arasındaki nihai farkı belirtir (hatta neredeyse devlet kapitalizm ile ortaya çıktı demeye yaklaşır), kapitalizm öncesi devleti bir aile mülkü yönetmeye benzetir (ancak burada da itinayla kaçındığı ekonomik bir değerlendirme yerine sembolik sermaye ile açıklar).

Paul Thomas, devletin egemen sınıfın vekili, doğrudan baskı aracı olduğu yönündeki bilindik (egemen sınıf kuramı) Marksist bakışın eksik olduğunu, devleti anlamak için yetersiz kaldığını ifade eder. Bizim savımız da bu yöndedir. “…egemen sınıf kuramı Marksist devlet kuramının bir karakterizasyonu değil, onun yerine geçen bir kuramdır”. (Paul Thomas, Yabancı Politik, s.35) Marx’ın yazılarında devlet kuramı karışık ve muğlaktır ve buna rağmen, ‘yabancı politik’ olarak ifade edilen devlet kuramı Marx’ta bulunur; bir nevi prototipini Hegel ile hesaplaşma döneminde üretmiştir. Egemen sınıf (devlet egemen sınıfın aygıtıdır, proletarya diktatörlüğü aşamasından sonra devlet sönme sürecine girecektir) ve yabancı politik olarak ifade edilen kuramlar Marx’ta çekişme halindedir ve bu Marksist yazında sürmüştür. Bunları yabancı politik lehine toparlama işini Gramsci ve Poulantzas yapmıştır. (Paul Thomas, YP)

“Kapitalizm altında, ancak ve ancak kapitalizm altında, üretimin siyasetten ya da siyasal sınırlılıktan ayrılığı ve kurumsal olarak yalıtılmışlığı, toplumsal dönüşümün dinamosu haline gelir.” (Paul Thomas, YP, s.49) Poulantzas’ın dediği gibi kapitalist devlet özgülünde siyasi alan özerktir. Kapitalizme ait olan ‘özgür emek’ ve ‘bağımsız kapitalistler’ şeklinde soyutlanan kapitalist emek sözleşmesine1 dayanan bir ekonomik siyasi alan ayrılığı nedeniyle olur bu. Kapitalistin kendi alanı, kurumlaşmış işletmelere ait hukuku siyasi alan üretir ve bir hukuki alan uygular.2

Thomas’ın vurguladığı gibi ‘yurttaşlık hukuku’ ile örneğin işçiye iş yeri kurallarından bağımsız yurttaşlık hukukuna tabi kılar; haklar verir, sınırlamalar getirir. Thomas ta, Poulantzas gibi endüstriyel süreçlerdeki sınıfsal çatışmada, ‘siyasi sınır’ aşılmadıkça devletin nötr göründüğünü hatırlatır. Ayrıca bu siyasal-ekonomik ayrılığının doğal/verili gibi algılanması, kapitalist devlet işleyişine özgünlüğünü verir ve kitlelerin siyasal algısını belirleyen bir durumdur. Siyaset kurumunun üretimden ayrılığı kapitalizme ait bir özelliktir. “Kapitalist üretimin başat/kurucu çelişkisi, Marx’ın düşündüğü gibi üretimin toplumsal niteliği ile ürünün özel ellerce mülk edinilmesi arasında ise, bu çelişkinin yerini gizlemeye ya da perdelemeye yardımcı olan şey ‘ekonomik’ olanın karşısında ‘siyasal’ olana ayrılan alandır.” (Paul Thomas, YP, s.51) Dediğimiz gibi her devlet kendi içinde farklı özellikler gösterebilir, siyasi alan birikim sürecine doğrudan katılabilir, düzenleyebilir, sınıf ilişkilerine farklı şekillerde müdahale edebilir; grev yasaklayabilir, işçi haklarını düzenleyebilir, çalışma koşullarını farklı şekillerde düzenler, sermayeye el koyabilir. Ancak, bu tam da siyasal alanın özgül özerkliğinden dolayıdır.

Thomas, egemen sınıf kuramına karşı eğilimin Marx’ın erken dönem yazılarında bulunduğunu iddia etmektedir. Kaynağı Hegel ve sonra ‘yabancılaşma’ kavramında da Feuerbach ve Bauer ile tartışmalardır. Kendi ‘yabancı politik’ kuramının köklerini -yukarıda değindiğimiz gibi- genç Marx’ta aramayı sürdürüyor, 1844 Elyazmaları’ndaki ‘türsel varlık’ kavramını bunun bir parçası olduğunu söylüyor. Marx-Hegel mücadelesinin öncelikle siyasi sonra felsefi olduğunu söyler Thomas. Hegel’de siyaset ‘iyi yetişmiş’ bürokratların işidir. Siyasetten azade Hegelci sivil toplum kavramının özelliği buradadır. “Bu görüşte çatışma ve çıkar kendi arenasına, tanım düzleminde siyaset dışı bir alan olan sivil topluma, sürülür.” (Paul Thomas, SİTS, s.60) Memur siyaseti (beamtenpolitik) olarak ifade edilen bu tutum devletçidir, siyasal öznellik devlet yönelimlidir. Hegel’in ‘Hukuk Felsefesi’ bunu destekler. Hegel’de bu görüş bildiğimiz Prusya Devleti yüceltmesine kadar gider. Thomas’a göre Alman siyasi söyleminde bu tutumun etkisi savaş sonrasına (II. Dünya Savaşı) kadar sürmüştür. Marx’ın ‘Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’ alternatif bir siyaset kavramının dışavurumudur. Marx, Hegel eleştirisinde bu devlet yöneticilerinin ortak çıkarları savunan evrensel sınıf olduğu fikrinin kuruntu olduğunu ne şekilde eleştirir. Devletçiliğin karşısına toplumsal grupların, toplulukların mücadelelerinin temsilini koyar. Bir ‘evrensel sınıf’ olarak proletarya zamanla Marx yazınına girer. “Önceleri, devlete ilişkin dogmatik olmayan bir kavrayışın önü bazı noktalarda sınıfa ve proletaryanın kurtuluşuna dair dogmatik bir görüş tarafından kesildi, bu kavrayış daha sonraları devlete ilişkin bir dizi dogmatik formülasyonlar lehine hepten gözden çıkarıldı” (Paul Thomas, YP, s.63) Thomas’a göre toplumsal dönüşümün öznesi olarak proletarya görüşü sorunludur. Bu elbette O’nun devlete ilişkin egemen sınıf kuramını da etkileyen şeydir. “Benim savım Marx’ın devlet kuramının egemen-sınıf veçhesinden çok daha fazlasını barındırdığı yolundadır.” (Paul Thomas, YP, s.78) Thomas, bu (proletarya) vurgusunun kökeninin Hegel olduğunu söylemektedir. Hegel’in yoksullar vurgusunu inceler; toplumda kabul edilmezler (“toplumu bir arada tutup muhafaza etseler de”), “‘ayaktakımı’ siyasal bir anlam taşımaktan kategorik olarak dışlanır.” Etkinlikleri veya varlıkları devrimci bir nitelik taşımalıdır ki, hesaba katılsın. “Bu, zamanı gelince, Marx’ın modern toplumda ancak ve ancak yoksulların bir topluluğu cisimlendirebileceği, çünkü sadece yoksulların uygun türden bir topluluğa duyulan ihtiyacı sergiledikleri yolundaki bakışına karıştı.” (Paul Thomas, YP, s.78) Thomas, Marx’ın düşünsel gelişiminin bu Hegel’den etkili yoksullar algısının, ‘sivil toplumda’ yoksulların erdemleri ve siyasi potansiyelleri söyleminden proletaryaya geçiş olduğunu söylüyor. Thomas ayrıca Jakoben popülizminin ve yoksullara erdem yükleyen fikirlerinin de Marx’ı etkileyen kaynaklardan olduğunu belirtir. “Marx, toplumun ‘evrensel sınıfı’ olarak Hegel’in bürokrasisi yerine proletaryayı koyduğunda iki farklı alanı, proletaryanın toplumsal düzende gerçekten de ‘işbirliği yapmaksızın’ elde ettiği yer ile onun bilincini (bu bilinç proletarya hesabına en azından bir ölçüde ‘işbirliğini’ yapmayı içermelidir) yan yana koymaktadır.” (Paul Thomas, YP, s.85) Sınıf tartışmalarında ne ise o olduğu için fikrini ifade eden ‘kendinde sınıf’ kavramı ile ‘kendi için sınıf’ tartışmalarındaki soruna ve Hegelci etkiye Poulantzas’ın müdahalesine daha önce değinmiştik, o tartışmalar konunun anlaşılması için faydalıdır.3

Thomas, Genç Marx’ta ‘Yabancı Politik’in izlerini aramayı sürdürür: Bu ayak izlerini sıralayarak özetleyelim; Sivil Toplum ve devlet ayrımı: Hegelci kökenin Marx’ta sivil toplum ve devlet ayrımıyla oluşan bir iç görüyle geliştiğini ifade eder. Sivil Toplum verili olarak göründüğü halde “feodalizmin çözülmesiyle ortaya çıkan bir sonuçtur.” Siyasi Kurtuluş Kavramı: “Feodalizmin çözülüşü ile birlikte, ekonomi dış siyasi belirlenimden kurtulmuştur. Dolayısıyla sivil toplum artık siyasi olarak belirlenmez. Feodal geçmişten siyasi bir kurtuluş söz konusudur ve bu siyasi kurtuluşçular sivil toplumu korumayı görev edindikçe devlet araçsallaşır, ….devlet, kendisini bu şekilde araçsallaştırmakla siyasi bir topluluk olarak kendi temel ilkesiyle çelişkiye düşer ve aynı zamanda da, sivil toplumu oluşturan, bilgilendiren ve parçalayan yanlış tanımaya, benliklerin birbirleriyle bloke edilmiş şekilde karşılaşmalarına onay verir ve onları meşrulaştırır.” (Paul Thomas, YP, s.103) Siyasi kurtuluş, insanın sivil toplum üyeliği, yurttaş statüsüne gelmesidir. Marx, modern devletin bu iddiasına eleştirisini bilindiği gibi siyasi kurtuluşun mülkiyetten kurtuluş ile bağını kurarak yapar Burjuva devrimlerinin insan hakları evrenselleştirmesi ve yurttaşlık kavramı: insanlar arasındaki çelişkilerin inkarı olmasa da aşılması iddiası. Hem insan hakları gibi evrenselleştirmelere sahip çıkarak hem de uluslar gibi tikel ayrılıklar sayesinde varolarak sürer bu durum. Modern devlet, birey öznelerin hem kendini özdeşleştirebileceği hem de eleştirebileceği kurumsal sistemine izin verir. Ancak, bunlar devletler arasında farklılık gösterir ve devletlerin kendilerine eklemledikleri ideoloji, tarih, güvenlik zaaflarına göre sınırlıdır. Çelişkili ve parçalanmaya müsait bir toplumu birleştiren yurttaşlık kavramı, bildirgeler, insan hakları beyannameleri ile sağlanmıştır (Rousseaucu çözüm). Aynı bağlamda temsil sistemi (elbette sorunlu) ile siyasi katılımın sağlanması: Fransız Devrimi’nin kontrolden çıkan aşırılıklarından aldığı derslerinde etkisi ile sınırlanmış ta olsa, temsil sistemleri kurumlaştı. Siyasi güç tek bir üniter organda birleşmiştir: Feodal devletteki soylular sisteminden siyasi gücün modern devlet organında birleşir. Soyut bir eşitlik söz konusudur; siyasi varlık olarak (kadınlar, ırklar zamanla) eşitlenmişlerdir. Marx, bunu beşeri eşitsizliğin yeniden icadı olarak görür. Bu eşitlik farklılıları ve eşitsizlikleri göz ardı ederek aşılır. Özel/kamusal alan tanımlaması: 1844 Elyazmaları kavramı olan insanın ‘türsel varlık’ oluşu, modern burjuva toplumu ile düşünülemez olmuştur. İnsan kendine yabancılaşmıştır. Devletin sekülerleşmesi: Marx, burjuva devletin sekülerleşmesinin gerçek insanın dinden özgürleşmesi olmadığını söyler. Ekonomik faaliyet üzerindeki siyasi sınırlamaların kaldırılması: Birey hukuksal olarak eşit statüde görünen bir işçi, bir kapitalisttir. Siyasi statü ile sınıfsal konum veya meslek arasında doğrudan ilişki görünmez.

Thomas’ın önerisi Marksist devlet kuramından ‘egemen sınıf’ı tamamen çıkarmaktır. Marx kimi yerde burjuva devletin mükemmelleştirilmiş bir sınıf egemenliği mekanizması olduğunu ifade ederken, Bonapart örneğinde bir kişi kültü merkezinde organize olmuş askeri bir devlet organizasyonunu ifade eder. Özellikle ‘Fransa’da Sınıf Savaşları’, ‘Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i’ ve ‘Fransa’da İç Savaş’ta devletin basitçe burjuvazinin egemenlik aracı olmadığına yönelik fazlasıyla argüman var ve Thomas bunu kullanıyor. Öncelikle burjuvazinin bir bütün tek yapı olmadığını, finans kapital ve sanayi burjuvazisi gibi aralarında çekişkiler olan fraksiyonlara ait olduklarını hatırlatıyor. Burada Bonapart’ın her ne kadar Marx’ın ifadesiyle az topraklı köylüleri temsil ettiğini söylediği halde, bağımsızlığı, burjuva düzeni koruma misyonunu üstlenmiş olmasını, orta sınıfı da temsil ediyor olması argümanlarını kullanır.4

Thomas, çalışmasında modern devletin yapısına ilişkin ve ifade ettiği pek çok sorunu çözebilecek bir kavrama yeterince değinmez; ulus. Modern devlet aynı zamanda ulus devlettir. Thomas, Poulantzas gibi basit bir araç ve doğrudan sınıf vekilliği şeklindeki egemen sınıf kuramına itiraz ederken haklıdır. Ancak, O’nun aksine egemen sınıf olgusunu devlet kuramından tamamen çıkarmaya çalışması hatalıdır. Ulus, burjuva nosyonu olmadan doğru anlaşılamaz. Modern devleti şekillendiren esas budur. Ancak, Poulantzas’ın ustalıkla ifade ettiği gibi siyasal ve hukuki alan, aslında tam da bu özelliklerden dolayı özerktir.

Ayrıca, Thomas egemen sınıf kuramından kaçarken, devletin uzlaşmaz sınıf çelişkileri ile ilgisini, bir özerk pozisyon içinde sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı bir alanda nihayetinde egemen olan sınıfa taraf olduğunu görmek istemez. Devletin, egemen sınıfların ekonomik çıkarı ile doğrudan bağlantılı görünmemesi ile politik olarak çıkarı ile de ilgisiz olduğu sonucu çıkmaz. Onun doğrudan aracı olmak, bu çelişkkilerin olmadığı anlamına gelmez. Thomas’ın Marksizme atfettiği indirgeme çoğunlukla sadece atıftan ibarettir, desteklediği ise olmayan bir Marx’tır.

Thomas’ın diğer bir sorunu, ‘yabancı politik’ kuramına zemini Genç Marx’ta ararken, her ne kadar Hegel ile tartışma halinde oluştuğunu söylese de, ondaki Hegelci içerimi savunmaktadır. Marx’ın özellikle gençlik döneminde savunmakla birlikte ileri dönemde de koruduğu sivil toplumdan ayrılmış devlet fikri, Thomas’ın devlet tespitinin temel noktasıdır. (bkz. Bob Jessop klasik Marksizmin devleti tasnifi). Ayrıca Jessop’un şu konumlanışı bu yaklaşıma eleştirel bir niteliktedir: “eğer toplum, doğal ve kapsayıcı bir toplumsal olay olarak anlaşılıyorsa, özcülüğe açık bir kapı vardır. Ama şayet ‘toplum’ kavramını ayrıcalıklı referans ya da açıklama noktası olarak almaktan vazgeçersek özcülük tehlikesi azalır.” (Bob Jessop, Devlet Teorisi, s.22) Poulantzas övgüsüne rağmen ondan çok farklı konumlanmıştır. Thomas bahsini onun devleti tanımlayan şu cümlesi ile kapatalım: “Devlet, sivil toplumu oluşturan beşeri ilişkiler ağına uzanan antenlerinden dolayı, komuta eden bir yapı ya da sınıf egemenliğinin bir faili ya da gereci olmaktan çok, hegemonik/baskın bir aygıttır.” (Paul Thomas, YP, s.201)

1“Kapitalist emek sözleşmesi, artık ürünün mülk edinilmesini değil, artık değerin elde edilmesini, iktisadi üretim ve bölüşüm sisteminin bütününde gizli olan sömürü ilişkisini içermektedir.” Thomas – age

2Ülke özgülünde siyasi alanın müdahalesi farklılıklar gösterebilir. Bazı örneklerde cunta gibi askeri mekanizma siyasi güce el koyabilir. Burada öznesi değişmiş bir siyasi alandan bahsedebiliriz. Her devlet yapısı kendi içinde incelenmelidir.

3Özgür ElibolSınıf

4Her ne kadar Louis Bonaparte’nin küçük çiftçileri temsil ettiği söylense de Bonapartizm burjuvazinin politik çıkarlarına hizmet etmiştir. Bu anlamda da Poulantzas’ın devlet kuramı tutarlıdır. “Bonaparte aynı zamanda, köylülerin ve halkın temsilcisi olan ve genelde burjuva toplumunun sınırları içinde alt-sınıfları mutlu etmek isteyen burjuvaziye de karşıdır. Örneğin ‘gerçek sosyalistler’i yönetsel bilgeliklerinden peşinen yoksun bırakan yeni kararnameler çıkarmıştır.” Marx – 18 Brumaire akt. Poulantzas

Bob Jessop – Stratejik İlişkisel Yaklaşım:

Kendisinin ifade ettiği gibi Poulantzas’a çok şey borçlu olan devlet teorisini stratejik ilişkisel olarak ifade eder. Jessop’un Bhaskar’ın eleştirel realizminden feyz alarak ürettiği olumsal zorunluluk kavramı, O’nun meta-teorisini anlamak, sunduğu devlet teorisini doğru kavramak için önemli olduğu için burada kısaca değinmeliyiz. Olumsallık (mantıksal bir kavram, teorik belirlenemezlik) ve zorunluluk (ontolojik bir kavram, gerçek dünyadaki belirleyiciliğe gönderme yapar) çelişik iki kavramdır. Bu kavram şu beş savı içerir:

1. fiili bir olay için gereken açıklamanın, olayın zorunlu kılınması için farklı nedensel zincirlerin nasıl etkileştiklerini göstermesi gerekir,

2. fiili olay, farklı nedensel zincirlerin etkileşiminin üst-belirlenmiş sonucu olsa bile, bu etkileşimin neden meydana gelmek zorunda olduğunu ya da sonucunun neden zorunlu olduğunu açıklayan hiç bir teori yoktur (ya da geliştirilemez),

3. gerçek bir olayın zorunluluğu herhangi teorik bir şemaya göre belirlenemez (olumsal) olduğundan, açıklaması da tarihsel temellere dayanmalıdır (ya da soy bilime-geneology),

4. bu, açıklamaların, gerçek nedensel mekanizmalar ve eğilimlerde kaynaklarına gönderme yapmayan farklı olayların sadece kronolojik bir sıralaması olduğu anlamına gelmez,

5. ‘olumsal olarak zorunlu’ ampirik bir olayın açıklamasının yeterliliği, olayın tanımladığı soyutlamanın düzeyine ve komplekslilik derecesine bağlıdır -olay daha az soyut ve daha kompleks ise daha kesindir ve nedensel mekanizmaların, başlangıç koşullarının ve benzerlerinin herhangi bir tanımlaması daha ayrıntılı olmalıdır.” (Jessop, DT, s.28)

Nedensel yasaların olay örüntüleri ile ilgili olmadığını, onların evrenselliğinin bu ontolojik ayrım ile mümkün olduğunu, sosyal incelemede eğilimler olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve tekrar eden düzenliliklerin de nedensel yasalardan farklı olduğunu hatırlatmamız gerekir. (Bhaskar)

Jessop klasik Marksizmin devlete yaklaşımında ayrı ayrı ifade edilebilecek altı yaklaşım belirliyor. Birincisi; devletin sivil toplumdan ayrılığı temelinde, sivil toplum üzerinde bir parazit olarak devlet fikrinden, sınıf hakimiyeti olarak devlet fikrine evrilen görüş. Sivil toplum devlet ayrılığı fikri korunmuştur (Marx). İkincisi; devlet, mülkiyet ilişkilerinin ve sınıf çatışmalarının bir yansımasıdır. Altyapı-üstyapıyı belirler. (Marx, özellikle Ekonomi Politiği Eleştirisine Katkı Önsöz). Üçüncüsü; devletin toplumda bir yapıştırma faktörü olarak ele alınması. Bu sınıf çatışmalarını uzlaştırmak, hafifletmek anlamındadır.1 (Engels, Poulantzas) Dördüncüsü; devletin sınıf tahakkümü aracı olduğunun kabulü. Jessop buradaki temel problemin “devleti bir araç olarak tarafsız görme eğilimi ve her sınıf ya da toplumsal güç tarafından aynı kolaylıkla ve aynı etkinlikle kullanılabileceğinin varsayılmasıdır” der. Beşincisi; Deletin bir kurumlar bileşimi olarak görülmesi. Jessop, bu yaklaşımın devleti işbölümünün sınıf sömürü evresinde gelişen, esasta tahakküm görevi gören kamusal güç olarak gördüğünü, Engels ve Lenin’de açıkça bulunduğunu ve ekonomik altyapıyı yansıtan (epifenomalizm -gölgeolguculuk-) ve araçsalcı yorumlara açık olduğunu ifade eder. Altıncısı; devleti “sınıf hakimiyetinde özgül etkileri olan bir politik hakimiyet sistemi olarak inceleme yaklaışımı. Araçsalcı yaklaşım ‘kimin yönettiği’ sorusuna odaklanırken, bu yaklaşım dikkati politik temsil ve devlet müdahalesi biçimlerine çekmektedir.” (Bob Jessop, DT, s.46) Jessop bu yaklaşımın diğer sayılanlardaki bazı sorunlara çözüm olmakla beraber somut bir kurumlar tahlili ile geliştirilmesi gerektiğini söyler. Jessop çalışmasında bu görevi üstlenir. Genel bir kapitalist devlet teorisi geliştirmenin imkanlarını sorgular; kapitalizm yalıtık bir varoluşa sahip değildir, dolayısıyla devletler birbirlerinden farklı olacaktır. Eşitsiz gelişme kuramını hatırlayalım. Her devletin ayrı bir araştırma nesnesi olduğu fikrini dile getirmiştik.

Jessop’a göre politika ve ekonomi karşılıklı olarak birbirini gerektirir ve birbirlerine kuramsal düzeyde bağlıdırlar. “Poulantzas, modern devletin tekelci sermayenin itaatkar bir aracından başka birşey olmadığı görüşüne muhalif olarak, tüm araçsallık biçimlerinin reddeilmesinde ve devletin kompleks bir toplumsal ilişki olduğu fikrinde ısrar etmektedir.” (Bob Jessop, DT, s.47) ‘Kompleks toplumsal ilişki’ ifadesinin iki anlamı olduğunu söyler Jessop; devlet sınıfların dışında ve bir egemen sınıf aracı değil, sınıflar da devletten bağımsız ekonomik oluşumlar olarak görülmemeli. Diğeri ise, sınıf mücadelesi devlet dışı ‘sivil toplum’ ile sınırlı değildir, devlet denilen aracın (enstruman) içinde ve yeniden üretilmektedir.

Jessop, ekonomi dışındaki sistemlerin biçim ve işlevlerinin ekonominin biçim ve işlevine zorunlu olarak bağlı olması fikri olarak ifade ettiği ekonomik indirgemeciliğe karşıdır. Marsizme bunu atfetmekle birlikte pozisyonunu, Marksizmin buna ihtiyacı olmadığını Marksist kalarak göstermek olarak ifade eder. Ekonomik nedenselliği, ekonomik indirgemeciliğe düşmeden kurmak gerektiğini ve bunun için bu belirlenimi iyi tanımlamak gerektiğini söyler. Jessop, ekonominin belirleyici olduğu altyapı anlayışına karşıdır. Bunun sorunlarını şöyle sıralar: Birincisi, ekonomik temelin (sözde olarak ekler) hukukta ve devlette hayati önem taşıyan ekonomi-dışı varoluş koşulları söz konusudur. İkincisi, ekonomik temelin teknik ekonomik temellerinin yanında politik ve ideolojik temelleri de söz konusudur. Üçüncüsü, üstyapı olgusunun yegane neden olarak iş görmesini sağlayacak bir özekliği söz konusu değildir. Dördüncüsü, üçüncünün sonucu olarak, eğer ekonomik temel üstyapıda iş gören bir şey değilse, üstyapıdaki olgu bir varlığı buna bağlılık olarak görülemez. (Bob Jessop, DT, s.110)

Burada Jessop’un Marksist görüşten oldukça uzaklaştığı görünüyor. Yukarıda sayılan argümanların ilki bir varoluş sebebinden ziyade, bir diyalektik ilişkidir. Belirtilen ekonomi-dışı koşullar ekonomik olan ile aynı seviyede ele alınamaz. Keza ikinci itiraz için aynı şey söylenebilir. Altyapı-üstyapı ilişkisinde Marx ele alınan üretim tarzını doğrudan belirleyen olması yanında ekonomik olanla birlikte sosyal ilişkileri (üretim ilişkileri) ele alır. Diğer argümanlar da açıklayıcılıktan uzaktır. Sean Craven’in konuyu ele alışını tercih ediyoruz. “İkinci Enternasyonal’in ‘ortodox’ Marksistlerine göre, Marx’ın üretim tarzının toplumun gerçek temelini oluşturduğu iddiası, doğrudan bir teknolojik determinizm olarak görünür: üretken güçler ekonomik ilişkileri belirler, onlar da bu sayede sosyal ilişkileri belirler. Buna karşın, hümanist ‘New Left’, Marx’ın savını basitçe ‘metafor’ veya ‘heuristic’ (sezgisel) ve açıklayıcı olmaktan ziyade yanıltıcı olarak yorumladı. Bu bakış açısına göre Marksizm, yapısal bir sosyoloji olarak değil, (Gramsci’nin ünlü ifadesindeki gibi) ‘pratiğin felsefesi’ olarak ele alınmalıydı.” (Creaven, Marxism and Realism: A materialistic Application of Realism in Social Science) Yapısalcı Marksistler, bu karşıt pozisyonlara cevaben -bilindiği gibi- Marksizmi korkunç ‘volanturist idealizm’ ve ‘ekonomik determinizm’ ikizlerinden yalıtılmış bir konumda değerlendirmeye giriştiler. (Creaven) Bunu altyapı üstyapı metaforunu koruyarak ve meşhur son yargıda belirleme veya ekonominin sınırlı etkisi ifadeleriyle savundular. Creaven da, Marksizmin bu meteforunun korunmasını savunurken, bu halde onun ekonomik indirgemecilikle suçlanmasını doğru bulmuyor; ekonomik ve toplum arasındaki yapısal ilişkisinin ifadesi olarak okumak eğilimindedir. Buradaki dili (Marx’ın ifadesini) bir belirlemeden (determination) ziyade, ‘koşullama’ (conditioning), ‘köken olma’ (rootedness), ‘takabüliyet’ (correspondence) olarak okumak gereklidir der. Creaven, altyapı-üstyapı ayrımını bir metafor, ideal tip, veya ‘heuristic aygıt’ veya ekonomik indirgeme vesilesi olarak veya ‘son yargıda belirleyici’ olarak görmek istemez. Bunları kurtulunması gereken çıkmazlar olarak değerlendirir. Siyasal ideolojik üstyapı karşısında ekonomik sosyo-ekonomik temelin savunusunu şu argümanlarla yapar: “Birincisi, Ekonomik olmayan toplumsal yapılar (ve bunları düzenleyen uygulamalar) için ‘varoluş koşulları’ üretmede üretim tarzının ‘temel’ rolü ve bu yapıların ve pratiklerin üzerinde belirleyici bir dizi maddi kısıtlama ve mümkün kılma konusunda ampirik olarak belirlenebilir yollarla “sınırlandırılmış” oldukları için. İkincisi, ayrıcalıklı konumun merkezi belirleyicisi olarak üretim tarzının açıklayıcı önemi ve dolayısıyla siyasal bilinç ve etkileşenlerin davranışı. Ve son olarak, Siyasi ve hukuksal ilişkilerin içeriğini şekillendirmede üretim tarzının açıklayıcı önemi ve özellikle kararlı yeniden üretim için “işlevsel” olan ya da “gerçek hayatın çelişkilerini” ifade eden kültürel ve ideolojik biçimler.” (Creaven, age s.236)

Jessop, ekonominin belirleyiciliğinin yanıltıcılığını izah etmeye çalışıyor. Öncelikle, toplumun ekonimik yeniden üretiminin, toplumun askeri, ideolojik, hukuksal yeniden üretiminden kategorik önceliği olmadığını savunur. Burada doğrudan sorulabilecek ‘ama bunlar ekonomi olmadan nasıl olur?’ sorusunun sorulabileceğini fakat bunun tersinin de sorulabileceğini ifade eder. İkincisi, benzer mantıkla, ekonomik alanın yeniden üretilebilmesi için diğer sistemlerin desteğine ihtiyaç duyduğunu hatırlatır. Öte yandan bu savunun sistemlerin özerkliğini inkar anlamına geldiğinin de farkındadır. Burada sistemlerin özerkliğinin bir tam bağımsızlık anlamına gelmediğini hatırlatmalıyız.

Creaven’in kafası bu konuda daha açık ve Marksist açıklamayı rahatlıkla savunur durumdadır. Marx’ta ekonomik yapının temel olmasının ikili bir anlamı vardır; ‘diakronik’ ve ‘senkronik’ görünüş. Birincisi, insanlık tarihinde üretim tarzının üretim dışı yapılar ve faaliyetlerden önce geliyor olmasıdır. Bu ardılın öncülü için bir temeli ifade ettiği tamamıyla savunulabilir bir argümandır. Marx ilk tarihsel eylemin maddi üretim olduğunu söylerken bunu kastetmiştir. Senkronik görünüş ise, üretim biçiminin bazı üstyapıları imkansız kılması ile ilgilidir. “Feodal bir üretim tarzı, genel oy hakkı ve parlamenter demokrasi ile uyuşmaz. John Stuart Mill felsefesi ve Adam Smith ekonomisi bu koşullarda gelişemezdi, baskın edebi form olarak roman yaygınlaşamazdı, yapı ya Rembrant ya da Jackson Pollock2‘un aortaya çıkmasına uygun olacaktır.” (Rees, akt. Creaven) Buradaki yaklaşıma kati bir tarihselcilik karşıtlığı veya koşulsuz belirlenimciler itiraz edebilir, bu itirazlara teorik bir yanıt bu yazının konusu olmamakla beraber kapitalist üretim tarzının egemen olduğu koşullarda geri dönüşlerin ve başka üretim tarzlarının varlığının mümkün olduğunu, üstyapı kurumlarının kendiliğinden sınıflara ve fraksiyonlara politik ideolojiler bahşetmediğini hatırlatalım. Konunun gecekonduda ve saraydaki kendiliğinden düşünüş şekli mekanizmi ile ifade edilemeyip yapısal mekanizmalar ve ilişkisel bir olumsallıkla birlikte kavranmasının gerektiğini unutmayalım.

Ekonominin ‘belirleyiciliği’ ile devletten özerkliği çetrefilli bir konu. Burada toplum, devlet ayrımını (Paul Thomas) hatırlamak gerekli. Ayrıca Poulantzas’ın kapitalist devletin özgüllüğü sorunu doğru algılamımızı sağlayacaktır. Jessop da öyle yapıyor ve bu konuda çok parlak bir tasnif gerçekleştiriyor. (Bob Jessop, age, s.114-138) Jessop’un özerklik anlayışındaki pozisyonu, son kertede belirleme ve üst-belirleme teorileri de dahil tüm ekonominin belirleyiciliği teorilerine mesafe koymaktır. Ayrıca devlete göreli bir özerklik atfederek kurumlarının olumsal yapısını vurgular ve herbir devletin kendine ait stratejileri çerçevesinde incelenmesi gerektiğini ifade eder. Marksistlerin devlet ve hukukun ekonomiden özerkliği konusundaki yaklaşımlarını derlemesi, bu konudaki farklılıkları görmek adına oldukça faydalı. Girdi-çıktı yaklaşımı olarak ifade ettiği, ekonomik girdilerin sermayenin ihtiyacına karşılık gelen hukuki politik çıktıları olacağı yaklaşımı. Jessop’un buna itirazı, söz konusu girdilerin, söz konusu çıktılara dönüşmesinin bir kuralı olamayacağı, olsa bir özerklikten söz edilemeyeceği yönünde. Poulantzas’ın içsel-dışsal diyalektik algısı; içsel ilişkileri yansıtan yasal ilkeler (yapı) ve dışsal ilkeyi yansıtan dünya görüşü, olumsallık ve ilişkiler. Jessop’un buna itirazı da aynı şekilde, devlet kurumlarının özgül etkisinin sermaye birikimi ve sınıf hakimiyetinin ihtiyaçları ile örtüşeceğinin garantisi olamaz. Oysa, Poulatzas’ın bahsettiği özerklik te tam olarak bunu ifade ediyor. Eklemleme algısı; devlet ve hukukun özerkliğini belirlerken, ekonomiye etkiyen çıktıları garanti etmez ve bunları devlet stratejileri ve hegemonya arayışı gibi devlete eklemler. Kendi önerisine geçmeden Marksist özerklik algıları içinde en beğendiği, belirleyiciliği sadece olumsallığa atfettiği için bu yaklaşımdır. Zira, ‘indirgemeciliğe’ en uzak yaklaşımdır.

Jessop’un devlet teorisi olarak önerdiği ‘stratejik-teorik’ yaklaşımın, metefor düzeyinde kalsa da, temelinin Poulantzas ve Foucault’ta bulunduğunu ifade eder. Bununla birlikte Marksizm içinde -Jessop’un haklı olarak gördüğü- iki genel devlet teorisi yaklaşımındaki hataya karşılık arayarak üretilmiştir. Yukarıda da değinilen bunların ilki, ‘sermaye-teorik’ yaklaşımdır: Marx’ın Kapital tahlillerinden esinlenen bu yaklaşım, kapitalist devleti, sermayenin ihtiyaçlarına cevap veren araç olarak görür. ‘Sınıf-teorik’ yaklaşımlar, Manifesto’nun ‘şimdiye kadar varolan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelesi tarihidir’ fikrini feyz alır. Devletin işlevi ve biçimi sınıf mücadelesinin ve değişken güç dengelerinin yansımasıdır ve devlet kapitalist olmaktan ziyade, kapitalist toplumda bir devlettir. Bu yaklaşım belli ki, sınıfın birliğini verili kabul ederler. (Bob Jessop, DT, s.111, 112) Oysa, devlet ne sermaye mantığına doğrudan bağımlıdır ne de sınıf güçlerinin basit bir aracıdır. (Poulantzas, Jessop) Devlet iktidarı aslında devlet etrafında ve içinde mücadele eden güçlerin iktidarıdır. Poulantzas’ın (yukarıda) etraflıca izah ettiği bir ilişkiler ve mücadele alanıdır. Jessop bu yaklaşımın benzerini Foucault’nun mikto-iktidarların devlet stratejisine yerleştirilmesinde bulur.

Jessop’un teorisine göre devlet, politik stratejilerin, zemini, kaynağı ve ürünü olarak ele alınabilecek toplumsal bir ilişkidir. Devlet sistemi bir strateji zeminidir, zira belirli güçlerin ekonomik veya politik stratejilerine açık bir alandır. Aynı zamanda, devlet bu stratejilerin geliştirildiği bir ortamdır da. Son olrak, devlet sisteminin yapısı, işleyişi ve etkileri (modus operandi), evvelki politik stratejilerce oluşturulmuştur. (Bob Jessop, DT) Nihayetinde, bu ne olduğu belirsiz güçler ve öznelere yüklenen aşırı anlam, küresel ölçekte hesaplayıcı bir akıl gereklidir sonucuna varıyor.

Tüm parlak açılımlarına rağmen sunduğu devlet teorisi oldukça sorunlu görünüyor. Çok rahatlıkla idealizm eleştirisi yapılabilecek bu görüşü Jessop, stratejilerin amaç ve fikirlere indirgenemeyeceğini söyleyerek, bu eleştiriyi savuşturmaya çalışıyor, stratejilerin yapısal belirlenimleri vardır diyor. Ancak, yapısal boyutlarını tamamen ihmal ettiği bir alanı, amaçları ‘yapılarla’ belirlenmiş öznelere kurduruyor. Bu ilişkisellikten çok özne iradesine teslim edilmiş bir idealizmdir. Bu ‘yapısal belirlenimlerin’ Jessop’un ifadelerinde boşlukta olmasının özrünü teorinin yeniliği ile yapıyor. Dediğimiz gibi öznelerin motivasyonlarını detaylandırmak sorunu çözmeyecek gibi görünüyor. Jessop, Poulantzas’ın başarıyla (sınıfa aşırı yoğunlaşarak) izah ettiği ilişkiler alanını soyutlamıyor, sadece onu görüyor. Başka örneklerde de gördüğümüz Poulantzas’ın çalışmasını dayanak alıyor ama geldiği nokta çok farklı. Poulantzas’ı eleştirdiği noktalar da adeta teorinin boşlukları oluyor. Yukarıda kısaca izah ettiğimiz ‘stratejik teorik’ yaklaşım, yapının güçlüklerini ortadan kaldırma adına, merkezsiz, şekilsiz, ne olduğu muğlak bir güçler mücadelesi alanı haline geliyor. Jessop’un ‘devletin tanımını yapmak imkansızdır’ ifadesi anlam burada anlam kazanıyor.

Devlet kavramını üretim tarzlarındaki geçişlilik ile ve kökenini bundan kaynaklanan eşitsizlikle birlikte ele almadıkça sağlıklı bir teori üretmek mümkün olmuyor. Bunu büyük eksiklik, hata ve farklı uç yaklaşımlara rağmen Marksistler yapmıştır. Benzeri bir sorunun Bourdieu’da da olduğuna değinmiştik. Bunun dışında, bahsedilen koşullar kabul edildikten sonra, devleti bir güçler mücadelesi, ilişkiler alanı olarak görmekte bir sakınca olmuyor. Belirli bir devleti anlamanın yolu bu genel devlet anlayışı yanında, kendi tarihi, coğrafi etkileri, uluslararası ilişkileri, ideolojik etkileri ile kendi içince incelemek gerekli.

Tüm bunların yanında, Jessop şu ifadesinde son derece haklıdır; “devlet iktidarı, sadece ilişkisel olarak değerlendirilebilir. Devlet iktidarı, devlet içinde ve devlet yoluyla hareket eden güçlerin iktidarıdır.” Burada dikkat edilmesi gereken nokta, devlet ile mücadele edebilmek için bunun farkında olunması gerekir, ancak devlet sadece bu güçlerin strateji alanı olarak algılanırsa bu Leninist kırılması gereken mekanizma (gerçek devrimci mücadele) gerçeğini saklayabilir.

1Jessop Engels’in devletin kökenine ilişkin sınıf uzlaşmazlıkları ile ortaya çıktığı fikrini bu çerçevede ele alıyor. Genel olarak Engels ve Poulantzas’a atfettiği bu yaklaşımı, ‘devletin yapıştırıcı faktör olarak doşasını açıklayamamak’la ve/veya devletin bu işlevi yerine getirmekte kullandığı araçları tanımlayamamakla suçlar. “Dolayısıyla, buna göre devlet, işlevsel özellikleri ile tanımlanmakta ve yapıştırma payı bulunan her kurumu içermektedir. Ancak, devletin sınıfsal doğasını bu şekilde açıklamak imkansızdır. Hatta bu yaklaşım, devrimci sonuçlara öncülük etmekten ziyade devletin taraffsız bir arabulucu gibi davrandığını e böylece çatışan sınıfları uzlaştırabileceğini söylemektir. İkinci olarak, yapıştırma mekanizması ve sınırları tanımlanmadıkça, devrimci krizlerin ortaya çıkışını ve bir evreden diğerine geçişleri anlamak güçleşecektir. Bu bağlamda bu yaklaşımın yetersizliği o kadar aşikardır ki, diğer bakış açıları ile tanımlanması ve desteklenmesi gerekmektedir.”(s.44) Burada Jessop’a çok hak veremiyorum. Engels’te değil ama Poulantzas’ta devletin işleviyle tanımladığı eleştiri yapılamaz. Kaldı ki, devletin işlevsel boyutu vardır. Çok karmaşık, her devletin kendi içinde değerlendirilebilecek ‘yapıştırrma’ mekanizmaları ayrı araştırma konuları olabilir. Ancak, bunun başka yaklaşımlarla desteklenen açıklamalardan biri olması itibarıyla bir devlet yaklaşımı olarak belirlenmesinde sorun yoktur.

220.yy ilk yarısında yaşayan Amerikalı soyut ressam.

Sonuç

Şu ana kadar klasik Marksizm, Bourdieu, Thomas, Jessop ve Poulantzas merkezinde kuramsal olarak devlete bakışı inceledik. Kısa bir toparlama yapacak olursak:

Devlet’i anlamak için devlet olarak ifade edebileceğimiz şeyin nasıl ortaya çıktığını, hangi koşulların buna izin verdiğini anlamalı akıldan çıkarmamalıyız. Bu ileriki devlet tanımlamaları için önemlidir. Bunun için klasik Marksizmin çalışmalarına dönmek gerekli.

Devletin uzlaşmaz sınıfların ve ekonomik alanın mekanizmalarından bağımsız düşünülemez ve bunun yanında bu alanlardan özerkliği algılanmadan yanıltıcı devlet fikirlerine düşmek kaçınılmaz olur.

Devlete ait Weber’ci güç tekeli olma olgusunun devletin en önemli özelliğidir denilebilir.

Devlet iktidarının sürdürülebilirliği, meşruluk üretimi, nasıl mümkün olduğunu anlamak için sembolik iktidar gibi yaklaşımlar önemlidir. Bireyin hakkını savunduğu, bir ulusun ortak çıkarlarının temsilcisi olduğu gibi yanılsamalar bilimsel devlet görüşü ile giderilebilir. Ancak belirttiğimiz gibi bunlar devletin zor temelli örgütlenmesine göre talidir.

Devlet sınıf ve fraksiyonların güç mücadelesi, ilişki alanıdır. Doğrudan bir sınıfın aygıtı, aracı değildir.

Poulantzas’ın devlet görüşlerinin hem Marksizm içinde hem de devlet sorunsalında çığır açıcıdır.

Devlet’e ait tüm yukarıda bahsedilen genel yaklaşımlar ile beraber spesifik bir devlet ancak kendi içinde anlaşılabilir. Kendi tarihi şekillenmişliği, bunların oluşturduğu kurucu ve buna eklemlenmiş devlet ideolojisi, sermaye birikimini üretme ve yeniden üretme biçimi, coğrafi politik pozisyonu, ulusal şekillenişi, azınlıklar ile ilişkileri, eşitsiz gelişmiş dünya sömürge ve sonra kapitalist sistem içinde konumlanışları, egemen kültürel iklim gibi çok çeşitli özellikler inceleme konusu olan evleti anlamak için etüd edilmelidir.

Devlet yukarıda belirttiğimiz gibi çok çeşitli güçlerin bir ilişki alanıdır, toplum ile ilişkileri bu alanda mücadele eden güçlerin çeşitliliği, tarihsel temellerinin çeşitliliği ‘devlet’i anlamak için farklı kavramları tartışmayı ve kavramayı gerektirir. Buraya kadar yazımızın ilk kısmını oluşturdu. Yazının ikinci bölümünde, yine çeşitli teorisyenlerin yolunu izleyerek, sivil toplum, ulus gibi kavramların devlet ile ilişkisini inceleyeceğiz. Ayrıca devletin bir mekanizma olarak nasıl mümkün olduğunu ve sürdüğünü kavramak üzere iktidar olgusu üzerinde duracağız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s