Bir hak teslimi: İşlevselci ve Tarihselci Sınıf Anlayışarının Eleştirisi Ekseninde Bir Poulantzas Okuması

Bir hak teslimi: İşlevselci ve Tarihselci Sınıf Anlayışarının Eleştirisi Ekseninde Bir Poulantzas Okuması

(bu yazı https://komunizminguncelligi.wordpress.com/ sitesinden alınmıştır.)

Özgür Elibol

Sosyal bilimlerde sınıf teorisinin önemi ve sınıf teorilerine ilişkin bir tasnif bu çalışmanın konusu değildir.1

Burada bazı spesifik okumalardan yola çıkarak sınıf kavramı üzerinde duracağız.

Sınıf kavramı, çoğu zaman anlaşılmadan politik ve kuramsal boyutta kullanılmaktadır. ‘Tarihin motoru sınıf mücadeleleridir’ temel öğretisi olan Marksizmin içinde pek çok bazı kavramda olduğu gibi bu konuda da çok farklı yorumları vardır. Marksizmin Hegel ile olan sancılı ilişkisi bilinir. Bu kavram etrafında şekillenen ikiye ayırabileceğimiz kamplardan birinin sınıf anlayışını Hegelci kökler belirlerken, diğeri bunu söküp atmak çabasında olmuştur. Başlarken söylediğimiz gibi sosyal bilimde sınıf dışı arayışlar ve onun Marksizm dışı yorumları burada konumuz dışında olacaktır. Bahsettiğimiz Hegelci etkiyi söküp çıkarma derdinde olan okumaların belki de en önemlisi olan Poulantzas’ın bu konudaki metinleri üzerinden gideceğiz. Yola çıkmak için pek çok soru var; sınıfı anlamak için üretim süreçlerindeki pozisyonları referans almak yeterli mi? Proleter devrimi ve proletarya diktatörlüğü kavramları gerçekliği ifade eden kavramlar mı, bir hakikat üretimi için kullanışlı bir adlandırmalar mi? Reel bir karşılığı var mı? Bir sınıf tümel olarak kendi farkına varıp diktatörlük mü uygulamakta(yacak)? Devrim çizgisel tarih algısı dışında her an mümkün her an imkansız bir olumsallık mı yoksa bir zorunluluk mu? Bunun sınıf ve sınıf mücadelesi ile ilgisi nedir? Elbette bu soruların hepsine cevap vermeyeceğiz. Ama eminiz ki, doğru cevaplar sağlam felsefi temellere oturmuş bir analiz ile belirlenmiş sınıf algısından türeyecektir.

Sınıfı tanımlamak üzere -Poulantzas’tan yararlanarak- kabul edebileceğimiz bir öntanımla başlayalım; Toplumsal sınıflar, üretim sürecinde, üretici güçlere göre konumlandıkları, üretim ilişkilerine göre belirleriz. Ancak, Poulantzas göreceğimiz gibi şu ilaveyi yapar: “sadece üretim süreçlerince belirlenen ekonomik pozisyona göre değil, politik ve ideolojik konumlanmaya göre de belirlenir.” Burada O’ndan ayrıldığımı belirtmeliyim. Aşağıda buna değiniyorum.

Marksizm içinde sınıf konusu açılınca muhakkak karşımıza çıkacak iki kavramlaştırma vardır; ‘kendinde sınıf’ ve ‘kendi için sınıf’. ‘Kendinde sınıf’, onun üretim ilişkileri içindeki konumlanışına dair bir soyutlamadır diyebilir miyiz? Öncelikle bunun uygun bir soru olmadığını söyleyelim. Nedenini ileride açacağız.

Adeta F mıknatısı ve onun demir talaşları üzerinde yarattığı etki ve onun kendisi ve yarattığı etkiye ilişkin bilimin, kültürün, tarihin ürünü olan T düşüncesi gibi, bizim düşüncemizden bağımsız bir toplum (ilişkisel konumlanış) vardır. Bu ona ait düşüncemizden bağımsız bir oluştur. Ancak, toplum, bireylerin asla oluşturamayacağı ama bireylerin etkinliği sayesinde vardır. Bu sınıf analizinde öncelikle akılda tutulması gereken felsefi temeldir. Devam edelim, “Sosyal formlar, her türlü yönelimsel edimin zorunlu bir koşuludur, bunların önceden-varolmalarını bilimsel soruşturmak olası nesneleri olmalarını sağlayan özerkliklerini tesis eder ve sahip oldukları nedensel güçler de onların gerçekliğini tesis eder”2 Bahsettiğimiz toplumsal ilişkiler demek ki, verili bir yapıda vuku buluyor ve o yapıyı yeniden üretiyor. Bu önkabuller ile sınıf hakkında konuşmaya başlayalım.

‘Kendi için sınıf’ (örneğin Thompson) bir ‘sosyal varlık’ olarak bahsedebileceğimiz sınıf oluşumu mudur? Aynı şerhi burada da koyuyoruz. Bu ileride açılacak olan tarihselci sınıf bilinci anlayışına varacaktır.

Dolayısıyla ne ampirik olarak gözlemlenir ve kavramsallaştırılır sınıf kavramı (Cohen) ne de sadece kendini oluşturduğunda var olan sınıf kavramı (Thompson) yetersizdir (bu konuda detaylar yazı içindedir). Birincisi pozitivizm kaynaklı bir epistemik yanılgıya, ikincisi idealizme varır.

Toplum, yapıp eyledikleri şeyler hakkında bir kavrayışa sahip olan bireylerin faaliyeti olmazsa var olamaz. Bu hermeneutikçilerin ‘temel içgörüsü’nü kabul etmeliyiz. “Ancak faillerin bunu yarattığını söylemek doğru değildir. Daha ziyade şöyle demeliyiz: Failler onu yeniden üretirler ya da dönüştürürler” (Bhaskar). “Toplum, bireylerin karşısına asla oluşturamayacakları bir şey olarak dikilir ama aynı zamanda da ancak bireylerin etkinliği sayesinde var olur.”3

“Toplum insan failliğinin hem daimi koşulu (maddi etken) hem de sürekli yeniden üretilen neticesidir. Ve praksis de, hem çalışma yani bilinçli üretim hem de üretim koşullarının (genelde bilinçsiz) yeniden üretimi, yani toplumdur. İlkine yapının ikiliği olarak diğerine de praksisin ikiliği olarak atıfta bulunulabilir.”4

Bhaskar, bu modelden çıkacak tarih anlayışını en iyi Marx’ın ‘insanlar tarihi yapar ama kendi seçtikleri koşullar altında değil’ ifadesinin yansıttığını ifade eder.

Poulantzas, devleti incelediği bahiste, devletin ‘düzen sağlama ya da organizasyon’ fonksiyonunun çeşitli düzeylere denk düşen tarzlar halinde ortaya çıktığını savunur. Devlet, sınıflara bölünmüş toplum ve politik sınıf egemenliği ile ilişkide, bu ilişkinin bir tarafındadır.5 Elbette bu bahsedilen düzeylerin birbirini etkileyip belirlemesiyle oluşan fonksiyonca şekillenir. Dolayısıyla bir üretim tarzı içinde sınıflar ilişkisel varlıklarıyla bulunur ve politik, ideolojik, kültürel, iktisadi düzeyler ile ilişkisel bir etkileşim içindedir. Bu olası konumlanış, politik düzeyin niteliğini dönüştürecek, devamla tüm yapıyı dönüştürecek bir kırılımı zorlayacak unsurdur. Bu kırılım, toplumsal dönüşümler veya radikal dönüşümler (devrim) şeklinde ortaya çıkabilir. Sınıfın varlığı şiddeti ve yaygınlığı nicelik olarak değişebilen sınıf savaşının ortaya çıkması için ön koşuldur. Bunun yanında Marx, proletaryanın sınıf olarak davranabilmesi için politik bir temsil ile hareket etmesi gerektiğini savunur. Poulantzas’ın Marx’tan aktardığı şu pasaj konuya bakışını net olarak (izah edilmesi ve doğru bir felsefi temelde yorumlanması gereken sorunlarıyla birlikte) ifade etmektedir: “Ekonomik koşullar önce ülke nüfusunun belli bir kitlesini işçiye dönüştürür. Sermayenin egemenliği bu kitle için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratır. Bu nedenle bu kitle artık sermayenin karşısında bir sınıf olmuştur, ama henüz kendi için bir sınıf değildir. Bu kitle, bir kaç aşamasına işaret ettiğimiz mücadele içerisinde birleşir, kendi için bir sınıf oluşturur. Savunduğu çıkarlar, sınıfın çıkarları haline gelir. Ama sınıfın sınıflar mücadelesi, politik bir mücadeledir.”6

Sınıf analizinin tarihselci okumasına karşı Poulantzas, bunun, tarihsel-genetik tarzda yapılmasının eleştirdiği tarihselci sorunsala yol açtığını söyler. Temelini Hegel’in tarihe ait olan ve “tarihlerini yapan insanlardır” yaklaşımının Marksizme sızması olarak yorumladığı tarihselciliğin iki türünden söz ediyor. a) Lukacs’ın temsil ettiği “toplumsal formasyonun yapılarına ilişkin kuramsal sorun, bu yapıların kökenlerine ilişkin sorunsala indirgenmiş ve tarihin özne-sınıfının kendi kendine gelişimiyle ilişkilendirilmiştir.”7 Tarihin öznesi olan ve tarihin ortaya çıkardığı sınıf tüm toplumu dönüştürür. b) Th. Geiger, R. Dahrendorf ve P. Bourdieu’nun Marx’a ilişkin fonksiyonalist (yapısal-işlevselci) yorumları ikinci tarihselci anlayışı temsil eder. “Bu fonksiyonalist yorum toplumsal formasyonu yalnızca, ‘sınıf mücadelesi’nin temsil ettiği bu sistemin dinamik art zamanlı öğesi olarak, statik bir araştırmanın referans nesnesi olarak tanımlar.”8

Poulantzas, yapısal-işlevselci yorumun, toplumsal yapılar ve toplumsal sınıfları, yapı ve fonksiyon, eş zamanlılık ve art zamanlılık ilişkileri ile kavradığını belirtir ve tarihselci sınıf yorumlarının temelde Max Weber’in düşüncesiyle ilişkisini vurgular.9

Yapısal-işlevselci yoruma göre, toplumsal sınıflar, tarihin özneleridir, failler yapıların yaratıcı özneleridir. Poulantzas, bu anlayışın Marksizme sirayetine, emek ve sermayenin kişileştirilmiş ifadeleri olan ücretli işçi ve burjuvanın Marx’ta yapıların taşıyıcıları olarak tanımlanmasını ve Marx’ın sınıfları yapıların genetik kökeni olarak kavramadığını savunarak itiraz eder. Bu kapsamda -Bourdieu gibi- doğrudan Marksizme cephe alan temsilcileri de vardır.

Hegel’den aktaracağım şu pasaj ‘tarihselci’ sınıf algısının felsefi kökenleri için açık bir ipucu olacaktır: “Doğal şeyler kendileri için değildir: bu nedenle de özgürlükleri yoktur. Tin kendi üzerindeki bilgisine göre kendini üretir, gerçek kılar: kendi üzerine bilgisinin aynı zamanda gerçekleşmesini sağlar. Herşey tinin kendi üzerindeki bilincine bağlıdır: eğer tin kendisinin özgür olduğunu biliyorsa, bu onu bilmemesinden çok ayrıdır. Çünkü bilmiyorsa köledir, kölelikten memnundur, bunun kendine yakışmadığını bilmemektedir. Her ne kadar kendinde ve kendisi için daima özgürse de ilkin özgürlüğünü duyması tini özgür kılar.”10 Bu pasajda tin kavramı yerine proletarya kavramı konularak alıştırmalar yapılabilir.

Yine Hegel ile devam edelim:

“Nasıl ağacın bütün yapısı, meyvaların tadı ve biçimi çekirdekte içeriliyorsa, tinin ilk izleri de öyle gizil olarak tüm tarihi kendinde taşımaktadır.

“Bu soyut belirlenime göre dünya tarihi için şu söylenebilir: tinin kendini gösterip açması, kendinde olduğu şeyin bilgisine varmak için kendisini işlemesi ile olur. Doğulular, tinin ya da tin olarak belirlenen insanın kendinde özgür olduğunu bilmezler. Bilmedikleri için de özgür değildirler.”11 Hegel’in bu sözlerinde Hegel esinli bir sınıf analizi için tözcü çıkarım potansiyeli bulunmaktadır ve Marksizmde güçlü etkileri görülmektedir. Devamla Hegel; “…Yalnızca tek kişinin özgür olduğunu kabul ederler; ama bu türlü özgürlük, başına buyrukluk, yabansılık, doğal bir rasstlantı ya da başına buyrukluktan başka birşey olmayan bir tutku uyuşukluğu ya da tutkunun dizginlenip yumuşatılmasıdır. Bu tek kişi yalnızca bir despottur, özgür bir adam, bir insan değildir. İlkin Yunanlılarda özgürlüğün bilinci doğmuştur ve bu bu yüzden de Yunanlılar özgür olmuşlardır; ama onlar da Romalılar gibi, kendisiyle tanımlanan insanın değil, yalnızca bazı kişilerin özgür olduğunu kabul ediyorlardı.”12 Burada ‘özgür insan’ yenine proleteri koyarsak nasıl bir ‘sınıf bilinci’ algısının Marksizme Hegel’den sirayet ettiği hakkında fikir verir. Bu felsefenin eleştirisi onumuz dışındadır, ancak, kısmen Marksizme sirayeti ve Onu nasıl spekülatif-idealist algıya dönüştürdüğünü vurgulamak istedik.

Poulantzas’ın itirazı ve sınıf teorisi:

Sınıf konusunda, Poulantzas’ın yaklaşımına bazı eleştiriler getirmekle birlikte, burada O’nun çalışmalarının çok özel bir yerde durduğunu söylemeliyiz. Özellikle “Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar”, “Classes and Contemporary Capitalism” ve “Les Calleses Sociales”13 metinlerinden faydalanılmıştır.

Poulantzas külliyatında konu ile ilgili önemli yazılardan biri New Left Review’da 1967’de yayınlandı.14 Metin, Anderson-Nairn ve Thompson tartışması üzerinden tarihselci analiz eleştirisi yapmakta. Bu metinle ilgili kritik satır başlarını özetlemenin yazarın yaklaşımını kavramada önemli olduğunu düşünüyoruz:

Tartışma temel hatlarıyla Anderson ve Nairn’in şu çıkarımları üzerinden yürür: “İşçi sınıfı, kendisinin proleter ideolojiye dönüştürebileceği burjuva sınıfın katışıksız politik egemenliğiyle örtüşen, tam anlamıyla kurulu bir burjuva ideolojisiyle karşılaşmadı. Dolayısıyla kendisini, ideolojisi olan (kapitalist ilişkilerin küresel dönüşümüne yönelmiş bir dünya anlayışı) devrimci hegemonik bir sınıf olarak kuramadı. Bu katı gerçek nezdinde işçi sınıfı madun bir ‘ekonomik-korporatif’, ‘sendikacı’ konumla sınırlandı ve bir ‘esnaf birliği sendikacılığı’nın sınıf bilincini sergiledi.”15

Anderson-Nairn’in yukarıdaki çıkarıma götüren inceleme ve tespiti, kısaca kapitalizmin Britanya’da uzun ilk döneminde, onun özgün yapısı nedeniyle, aristokrasi ve burjuvazi tek bir toplumsal blokta birleştiği yönündedir. Thompson’un itirazı bunadır, O başından beri egemen sınıfın burjuvazi olduğunu savunur.

Gelelim bu tartışma üzerine Poulantzas’ın çıkarımlarına:

– İki cephe de tarihselci16 ve öznelci perspektifle bakmaktadır.

– “Toplumsal formasyonun birliği, ya ampirik olarak algılanan ‘ekonomik düzey’ ile ya da idealist biçimde tarihin ‘özne’siyle temsil edilebilir.”

– Bu Lukacs’ın ‘sınıf bilinci’ teorisindeki ‘sınıf-özne’dir.

– Bu Hegelci sorunsalda kalmaktır.

– Lukacs’ın sınıf anlayışının temeli Hegel ve Weber’dir.

– Hegelci ‘bütünlük’ ile çağdaş siyaset bilimine büyük ölçüde hakim olan işlevselci bütünlük arasındaki ilişki bu Hegel-Weber hısımlığıdır.

– Weber’i çağdaş işlevselciliğe bağlayan bu küresel toplumsal yapının, son tahlilde, kendi erekselci gelişimi içinde belirli toplumsal değerler ya da amaçlar yaratan bir toplum-öznenin ürünü olarak düşünülmesidir.

– Bu Weber’in ‘ideal tipler’ini yapılandıran ilkeleri meydana getiren değerler ve aktörlerin tarihselci bütünlenişine ilişkin projelerin billurlaşmasıdır.

– Weberci ‘ideal tip’ ve Hegelci ‘somut evrensel’ kavramı yakın akrabadır.

– Ayrıca bu yaklaşım, Weber’in ‘kapitalizmin ruhu’ ve bürokrasi anlayışını temellendirir.

– Tarihselci yaklaşım, siyasal üstyapıyı egemen sınıfın sınıf bilincinin katışıksız sonucuna ve toplumsal formasyonun tekçi belirlenimine indirgeyen iradeci siyasal üstyapılar anlayışına yol açar.

– Siyasal üstyapıda özgül düzeyler olarak özerklikleri görmeliyiz.

– Bu anlayışın (tarihselci) sonucu ‘bütün toplumun’ ‘hayati ihtiyaçları’na denk düşen bir devlet anlayışıdır. Bu sınıf devletidir.

– Egemen siyasal rolü dayatan sınıf ile devletin nesnel yapıları arasında ayrışmaların olduğu sosyal formasyonlar olasıdır.

– “Bir üretim tarzından diğerine geçiş sınıf-öznenin doğrudan tarihselci evrimiyle değil, kendi tarihsellikleri nezdinde özgül yapısal aşamaların eklemlenmesiyle ilişkilendirilmelidir.”

– Klasik Marksist “egemen ideolojinin genellikle egemen sınıfın ideolojisi” olduğu öğretisinin Lukacsçı tarihsel yorumu, bir toplumsal formasyonun nesnel unsurlarının bilimsel bir analizine değil ama bütün politikaların belirleyici aşaması egemen sınıfın ‘sınıf bilincine’, egemen sınıf-özne tarafından yaratılan bir ideolojiye indirgenmesidir.

– “Egemen ideoloji elbette bir toplumsal formasyonun bütünlüğünü ifade eder ancak bu bütünlük bir öznenin bilinci-istenciyle somutlaşmaz.”

– “Egemen ideoloji ile egemen sınıf arasındaki ilişkiler çoğu zaman iyice maskelenebilir.” “-Bir formasyonun geniş kapsamlı birliğiyle ilişkilendirildiğinde anlaşılabilir olan- bu (egemen) ideolojinin içsel tutarlılığı, sınıf bilinciyle değil burjuvaznin politik politik hegemonyasıyla örtüşür.”

– Tarihselci, kapsamı gitgide genişleyen bütünlenişler süreciyle açığa vurulan, hep bir öncekinden kaynaklanan sınıf bilinci ve bunun üzerine proletaryanın özne ve nesnenin toptan örtüşmesiyle sonuçlanacak bilinci anlayışı anti-Marksisttir.

– ‘Az gelişmiş’, önceden peşinen burjuva ideolojisi olmadan da sahici bir devrimci ideoloji, kapitalist ön kuruluş olmadan sosyalizm mümkündür.

Poulantzas, çalışmasında sınıfa ekonomist bakışı da eleştirmekte ve Marksist sınıf kuramını deforme eden bir anlayış olarak tanımlamakta. Sınıfın üretim ilişkileri düzeyine yerleştirilmesi, emek sürecindeki failler düzeyine ve bunların üretim araçlarıyla ilişkilerine indirgenmesini ekonomist bakış olarak yorumlamakta. Ona göre toplumsal sınıflar, bir yapısal düzeyin diğerlerini etkilemesi ile ortaya çıkmaz; yapısal düzeylerin toplumsal ilişklere global etkisi ile ortaya çıkar. “toplumsal ilişkileri bir üretim tarzının ve bir toplumsal formasyonun yapılarıyla olan ilişkileri içerisindeki tam anlamıyla yerli yerine oturtmak” önceliklidir. “Çünkü bizi ekonomizme, yani toplumsal sınıfların yalnızca ekonomiğe indirgenmesine götüren şey özellikle, yapılarla toplumsal ilişkilerin burada ekonomik düzeyde görülen karıştırılmasıdır.”17 Toplumsal sınıflar, ekonomik olan temel olmak üzere tüm toplumsal pratikler bütünü içindeki konumuyla (politik, ideolojik) tanımlanır. (Bu konu aşağıda açılmıştır)

O’nun (ve Althuser’in) yaklaşımını anlamak için “üretim tarzı” ve “toplumsal formasyon” ayrımının iyi anlaşılması gerekmektedir: Öncelikle bu algı şekli Poulanztzas’ın bilgi felsefesi ile alakalıdır; kuramlar reel-somuttan değil, reele ilişkin bilgiden oluşan hammaddeden yola çıkar. “bu bilgi, nesneleri başlangıç noktasında hammadde içierisinde varsaymaz…”18 Eleştirel realizmin bilim felsefesinden farklı, geçişsiz nesneleri ihmal eden bir felsefi tutumdur bu ve sıkıntılar doğurması kaçınılmaz (Bu konuda Roy Bhaskar Realist Theory of Science incelenmelidir).

Poulantzas, tarihsel materyalizm içinde formel-soyut ve reel-somut nesne ayrımı “üretim tarzı” ve “toplumsal formasyon” kavramlarının kullanımına yansıyor. “Üretim tarzı son kertede ekonomik olanın belirlediği, ekonomik, politik, ideolojik ve kurumsalı kapsayan” “realitede tam anlamıyla var olmayan formel soyut bir nesne oluşturan,” “çeşitli yapı ya da pratiklerin özgül kombinasyonunu” tanımlar. Ama, “toplumsal formasyon, yani tarihsel varoluşunun bir momentindeki toplumsal bir bütün vardır. Örneğin Loui Bonaparte Fransası, Sanayi Devrimi İngilteresi.”Toplumsal Formasyon tekildir ve reel-somut olarak vardır. – Somut – bir toplumsal formasyonda, belli bir üretim tarzı kendisini birleştiren diğer üretim tarzları üzerinde egemen olduğu kompleks bir ünite oluşturur.19

Poulantzas, tarihselci yaklaşımın üretim tarzı ve toplumsal formasyon arasına kuramsal bir ayrım koymadığını belirtir. Tarihselci okumalarda görülen sınıfın ancak politik bir varlık olarak görüldüğünde fiili olarak varolduğu fikrinin buradan kaynaklandığını savunur.

Tarihselci yaklaşımın, Poulantzas’ın da belirttiği gibi, sınıfın fiili ifadesinin politik bir varlık, onun da bir sınıf partisi (ya da benzeri) şeklinde görülmesi fikri genelde üzerinde durulmadan kabul edilen ve sorunlu bir yaklaşımdır. Bir sınıfın, sınıf olması için politik varlık olması ne anlama gelir? Bunun ifadesi nedir? (parti, sendika?) Ayrıca, ekonomik alanda (üretim ilişkleri) konumu olmadan bu mümkün değildir. Peki bir partinin “işçi partisi” olmasını belirleyen şey nedir? Temsil ettiği ideoloji mi? Bu fazlasıyla subjektivist olmaz mı? Parti içinde işçilerin olması mı? Marx’ın Louis Bonapart’ın 18 Brumaire ve Fransa’da Sınıf Mücadeleleri eserlerinde, politik bir güç oluşturmadan da, formasyonda olmazsa olmaz bir yer işgal etmeleri nedeniyle köylülük bir sınıf olarak tanımlanmıştır. Sovyet Devrimi’nde de, bir işçi sınıfından, kulaklardan ve yoksul köylülerden ve bunların sınıf savaşlarından bahsedebiliriz. Ancak, bunların temsil edildiği politik yapıları tanımlamak o kadar da kolay olmaz.

Etkili bir sosyal bilimsel açıklama yapılmadan, önemli boşluklar oluşturacak bir takım tarihsel örnekler üzerinde duralım. Ekim Devrimini ele alalım, zaten çok zayıf bir işçi sınıfı olan bir toplumda o ‘işçi sınıfı’nın katılımının çok belirsiz olduğu başarılan bir devrimin işçi devrimi olması ne anlama gelmektedir? Peki devrimin iç savaşla geçen ve işçi sınıfının -fabrikarlarda olmak ve bağımsız örgütlenmek anlamında- tamamen dağıldığı bir yönetimin proletarya diktatörlüğü olduğunu iddia etmek?

“…Halk, İhtilalden beş yıl kadar sonra kendi işlerini yürütemeyecek ve kendi resmi temsilcilerinin aracılığıyla kendi hakkını arayamıyacak bir duruma düşmüştü. Eski sınıflar ezilmiştiler; yeni hakim sınıf, yani proletarya ise eskisinin yalnızca bir gölgesiydi. Partilerin hiç birisi dağılmış olan işçi sınıfını temsil ettiğini iddia edemezdi; işçiler ise kendi adlarına konuştuğunu söyleyen bir partiyi denetliyecek ve ülkeyi kendi yararlarına yönetecek durumda değillerdi.

“Peki, o halde, Bolşevik Partisi kimi temsil ediyordu? Yalnızca kendisini, yani işçi sınıfı ile olan eski ortaklığını… proleter sınıfı çıkarının koruyucusu olmak istediğini… ileride, zamanı gelince , ülkenin kaderini eline alacak yeni bir işçi sınıfını iktisadi kalkınma sırasında yeniden yaratma amacını… Bolşevik Partisi bu yüzden zora dayanarak iktidarda kaldı.”20

“Parti, kendisini proletaryanın yerine koyduğu gibi, kendi diktatörlüğünü de proletaryanın diktatörlüğü saymaktaydı. ‘Proletarya diktatörlüğü’ denen şey, Sovyetlerin içinde örgütlenmiş olan ve iktidarı temsil yetkisini o sırada Bolşeviklere veren, ve anayasaya göre her zaman onları yerinden atmak ya da geri almak yetkisine sahip bulunan bir emekçi sınıfının hakimiyeti değildi artık. (ki hiç bir zaman öyle olmadı bn.) Proletarya diktatörlüğü, artık Bolşevik partisinin hakimiyeti demekti. Yalnızca proletaryanın kendisi ya da yerini bırakacak durumda olmadığı gibi Bolşevikleri de geri çekecek ya da yerinden indirecek durumda değildi.”21 Her ne kadar, Bolşevik Partisi kulaklar ile çetin bir mücadele gerçekleştirmiş olsa da, partinin bir işçi partisi olduğunu iddia etmek kolay, bunu tarihsel gerçekliğine oturtmak oldukça zordur. Örneğin bir sınıf olarak Rus işçilerinin parti politikalarında ne derece belirleyici etkisi vardı? Poulantzas, bazı etkilerin, sınıfları, başka sınıfların örgütlerinde temsiline ya da başka sınıf örgütlerinin, o sınıf örgütü gibi görünebileceğini açıklıyor. Bu durumda önemli olan sınıfın “toplumsal formasyondaki varlığının, politik düzeyde ‘uygun etkiler’ ile açıklandığını görmektir; bundan böyle bu sınıfın ‘özgün’ ideolojisinin kurulmasına kadar genişlemesi gerekmeyen etkilerdir bunlar.”22

Poulantzas tarihselci yaklaşıma etkili ve radikal bir karşılık aramaktadır. Bunun için girdiği ‘üretim ilişkileri’ – ‘toplumsal üretim ilişkileri’ ayrımını vurgulamaktadır. Marx’ta ikisinin de farklılaştırılmadan kullanıldığını fakat ayrımı kavrayabilmek için dikkatli okuma yapılması gerektiğini söyler. ‘Toplumsal üretim ilişkileri’ sınıflara dağılmış faillerin ilişkileri; sınıf ilişkileri iken ‘üretim ilişkileri’ faillerin kendi aralarındaki ilişkiler olmayıp bu failler ile kendi aralarındaki “maddi ve teknik çalışma koşullarının özgül kombinasyonundaki ilişkilerdir” yorumunu yapar.

Poulantzas burada Marx’ı doğru anlamamızı mı sağlıyor, bir ideal Marx mı kuruyor? Bu ayrımı yapmamanın ekonomist yoruma varacağını iddia ediyor. Fonksiyonalist (yapısal işlevselci) yorumlarda toplumsal ilişkiler ile yapıların birbirine karıştığını iddia ediyor. Oysa burada realist bir katmanlı ontoloji kavrayışı sorunun çözümü olacaktı (bkz Bhaskar Realist Theory of Science ve Natüralizmin Olanaklılığı).

Ancak, Poulantzas fonksiyonalist yorumda bulunan, politik ve ideolojik olanın yargısına göre sınıf ilişkilerinin belirlenmesini reddederken haklıdır. Zira, yargıların tek yönlü olarak yapıları belirlemesi idealizmdir.

“Aslında toplumsal sınıf tam olarak, yapıların tümünün ve bir üretim tarzının ya da toplumsal bir formasyonun matrisinin, destekleri oluşturan failler üzerindeki etkilerini gösteren bir kavramdır: Öyleyse bu kavram, global yapının toplumsal ilişkiler alanındaki etkilerini göstermektedir. Bu anlamda eğer bir sınıf bir kavramsa, yapılar içerisine yerleştirilebilen bir realiteyi ifade edemez: Verili yapıların birlikteliğinin, toplumsal ilişkileri sınıf ilişkileri olarak belirleyen bir birlikteliğin etkisini ifade eder.”23 devamla, “Sınıflar her zaman sınıf pratikleri anlamına gelir ve bu pratikler, yapılar değildir, ne politik pratik devletin üstyapısıdır ne de ekonomik pratik üretim ilişkileri demektir.” “Toplumsal sınıfları gösterilen ilk alanda bir yapı gibi değerlendirmek mümkün değildir, ancak bu sınıflar toplumsal ilişkilerin özel referansı çerçevesinde, yapısal etki olarak bir yapı oluşturur.”24 Poulantzas’ta sınıf (bir yapı olan toplumsal formasyonun – sadece ekonomik olan değil, ama son kertede beliryeci olsa da! – tüm düzeylerinin) yapıların etkisi olarak ortaya çıkan ilişkilerdir.

Poulantzas, Marx’a atfen, Kapitalist Üretim Tarzında kapitalist ve işçi failler arasındaki iktisadi mücadeleyi, gençlik döneminde sınıf mücadelesi dışı görürken, olgun döneminde sınıf mücadelesine dahil ettiğini belirtir. Bu ekonomik sendikal mücadelenin “kendinde sınıf” statüsünü ortaya çıkardığı, “kendi için sınıf” statüsünün ancak politik mücadele ile olaşacağını vurguladığını hatırlatır.25 Başka bir yerde, bu ayrımın Hegelci bir şema olduğunu belirtir.26

Poulantzas’ın sınıf kavramına yaklaşımını şu ifadesi özetlemektedir: “Marx bize bir sınıfın ekonomik mücadele düzeyindeki varlığının sorunsal olduğunu söylediğinde, bizim anlamamız gereken şey, sınıf kavramının yalnızca toplumsal ilişkiler ve ekonomik yapılar ilişkisinden hareketle oluşmayacağıdır: Sınıf kavramı, sınıf pratiklerinin -”sınıf mücadelesi”- toplumsal ilişkiler ünitesini, yapısal düzeyler ünitesinin etkileri olarak içerir. Kısaca, Marx’ın tarihsel varoluş sorunsallığı olarak belirttiği şey, kuramsal bir olanaksızlıktan başka bir şey değildir.” Poulantzas, Marx’ta bulunan tarihselci söylemin farkında fakat hem Marx’tan yana kalmak hem de tarihselci olmayan bir kavramsallaştırma üretmek istemekte. Poulantzas bu ayrımın tamamen genç dönem ürünü ve bulanık, kafa karıştırıcı olduğunu iddia eder. Tarihselci yoruma (yani yapısal üniteden bağımsız bir toplumsal öznenin ‘öz’den ‘varoluş’a uzanan süreç ifadesi) neden olan, yanlış yönlendirici bir ayrım olduğunu ifade eder. Yapıların pratiklere indirgenmesini Tarihselciliğin hatası olarak okur.

Poulantzas’ta sınıf kavramı bu anlamda toplumsal ilişkilerin karşılığı olan sınıf pratiklerine dayanmaktadır. Toplumsal sınıflar ancak bu pratikler olarak kavranabilir. “Yapısal bir unsur*27 doğrudan bir pratik oluşturmaz”28 ifadesi önemlidir; “devletin hukuki-politik üstyapısı ya da ideolojik yapı sınıf mücadelesi değildir, devlet aygıtı ya da onun ideolojik dili sınıf değildir, üretim ilişkileri de ekonomik sınıf mücadelesi değildir, üretim ilişkileri sınıf değildir.”29 Poulantzas bu ‘indirgemenin’ sonuçları ile ilgilidir: devletin hukuki-politik üstyapısı ile politik sınıf pratiğinin özdeşleştirilmesi ve aynı şekilde devletin ve hukukun ekonomik yapıya müdahele tarzının, politik pratik olan sınıf mücadelesi üzerine müdahale gibi düşünülmesi O’nun eleştirdiği durumdur. Şu alıntı Poulantzas’ın kaygısını daha iyi ifade edecektir: “Yapılarla pratiklerin birbirine karıştırılması burada, kendisini toplumsal sınıfların ve sınıflar mücadelesinin, ekonominin bilinmeyen yasalarını ‘harekete geçirmek’ için, politiğin ve ideolojiğin düzeylerinde ortaya çıktığını öne süren eski belirsizliğe kanıtı olarak gösterir. Politik ve ideolojik, sınıflar mücadelesidir, pratiktir -devletin ve ideolojinin hukuki-politik yapısının silinmesi-, ekonomik ise, yapıdır -ekonomik sınıf mücadelesinin silinmesi.”30

Poulantzas’ta yapılar pratiklere indirgenemezler. Bu noktada yapıya ilişkin olan (altyapı veya üstyapı), örneğin hukuki üstyapı, hukuki pratikten ayrı değerlendirilmelidir. Yapılar birbirine eklemlenir, birbirlerini üstbelirler, altbelirlenir, ne var ki, bunlar ilgili alanlara ilişkin pratiklerin birbirine müdahalesi gibi anlaşılmaz. “Örneğin sözleşme -hukuken- ve değiş-tokuş ilişkisi yapısal bir ilişkidir. Bu, devletin ekonomiğe müdahalesi için de geçerlidir: Burada müdahale, pratik anlamına gelmez, yapıların bir eklemlenme türünü gösterir.”31 Bu durumda, toplumlarda neyin yapılar neyin bunların pratikleri olduğu belirsiz hale gelmiyor mu?

Poulantzas’ın çabasının Marksist sınıf analizini ‘tarihselcilik’ten kurtarmak olduğunu biliyoruz. Bu çaba bazı teorik eksiklikleri olsa da verimli bir alana açılmasıyla sonuçlanıyor. Sorumuzu tekrar ederek ilerleyelim, bu sosyal ‘yapılar’ ilişkilerden (pratiklerden) bağımsız mıdır?

Marx’a atfen Bhaskar, tikel bir sosyal fenomenin özünü anlamanın, o fenomeni mümkün kılan sosyal ilşkileri anlamak demektir, diyordu. “Kişiler toplumu yaratmazlar. Zira toplum daima onlardan önce vardır ve etkinliklerinin zorunlu bir koşuludur. Toplumu, daha ziyade, bireylerin yeniden-ürettiği veya dönüştürdüğü ve bireyler böyle yapmadıkça var olamayacak olan bir yapılar (i.b.a), pratikler ve uylaşımlar toplamı olarak görmek gerekir.”32 Bhaskar, burada toplum birey bağlantı modelini izah ediyor, yani farklı bir sorunsala cevap veriyor, fakat Bhaskar’ın pratikler yapılar anlayışının Poulantzas ile tam olarak uyuşmadığı görülüyor. Bhaskar’ın, Poulantzas’ta olmayan katmanlı ontoloji kavrayışının Poulantzas’ın yapı algısı konusunda düştüğü hatanın önleyicisi olduğunu düşünüyorum. “Toplum insan etkinliğinden bağımsız olarak var değildir (şeyleştirmenin hatası). Ama insan etkinliğinin bir ürünü de değildir (iradeciliğin hatası).”33 Çok hassas olunması gereken önemli bir nokta şudur; Poulantzas yapıların pratiklere veya tersi indirgenemez son derece haklıdır. İtirazımız, söz konusu toplumsal yapıların pratiklerden azade alanlar gibi algılanmasınadır. Ve hata bir kez yapıldıktan sonra pratikler ilişkin olan ile yapılara ilişkin olanın belirsizleşmesinedir. Yine Bhaskar’a kulak verelim “Eğer sosyal yapılar uygun mekenizma-analojisini oluşturuyorsa, o halde derhal önemli bir ayrımı göstermek gerekir; zira bunlar, doğal mekanizmalardan farklı olarak, yalnızca yönettikleri etkinlikler sayesinde var olurlar ve empirik bakımdan bu etkinliklerden bağımsız olarak tespit eddilemezler.”34 ‘Sosyal yapılar da bizzat birer sosyal üründür’ demektedir Bhaskar. Sosyal yapılar, insan failliği (pratik) tarafından sürekli yeniden-üretilir ve ya dönüştürülür. Poulanztzas’ın sınıf yaklaşımıyla yukarıda belirttiğimiz şerhler dışında örtüşebilecek bu koyut, ona sağlam bir felsefi temel sağlamaktadır. Düzeltmelerin bu şekilde yapılmasını önermekteyiz.

Sosyal alanda içsel ve dışsal ilişkilerden söz edebliriz. Bhaskar’ın örneğini verdiği gibi burjuvazi-proletarya ilişkisi (biri olmadan diğeri aynı şey olamayacağı için) içsel bir ilişkidir. Bu ilişki (Poulantzas’ın söylediği şekliyle sınıf pratiklerine dayanmasına rağmen) bağlantılı olduğu yapıyı da üretmektedir. Sosyal sınıflar yeraldıkları yapıca belirlenen ve onu dönüştüren ilişkilerdir. “ontolojik derinlik ya da tabakalaşma, nedensel olarak tanımlandığında, simetri yani varoluşsal denklik de dahil ilişkisel içsellikle tutarlıdır.”35 Poulantzas ilişkileri dışsallaştırmaktadır. Bu gerçekliğin deneyimlenen, olay görüntüleri ile karşımıza çıkan ve Poulantzas’ın yapılarına benzer şekilde üretici mekanizmalar olarak varolduğunu savunan eleştirel realizmle anlaşılabileceğini savunuyoruz. Bhaskar, yapısal koşulları, sosyal etkinlik tiplerinin üretiminde iş başında olan doğurgan bileşimler olarak tanımlar ve sosyal bilimleri bununla bağıntılandırır. “..dışsal koşullar, sosyal hayatın tikel alanlarında işleyen doğurgan mekanizmalarla içsel olarak ilişkili olabileceği için, söz konusu spesifik bilimler, yalnızca dönüşümsel modele dayanan bir tarih teorisi olabilecek bütünselleştirici bir teoriyi mantıksal olarak önvarsayarlar.” Bhaskar burada Marksizmi kastetmektedir. “Eğer sosyoloji, tikel sosyal formların -bilhassa tarihsel dönemler içersinde- yeniden üretimi (ve dönüşümü) için zorunlu olan lişkileri yöneten yapılarla ilgileniyorsa, o halde sosyolojinin açıklananlarının da daima spesifik olması gerekir; dolayısıyla genel-olarak-sosyoloji diye bir şey olamaz, sadece tarihsel olarak konumlandırılmış tikel sosyal formların sosyolojisi olabilir.”

Üretim ilişkileri ile anlam kazanan emek süreci, üretim sürecinin olmazsa olmazıdır. Sınıf, öncelikle buradadır. Nihayetinde, üretim ilişkilerinin bir bileşeni olan sınıf ilişkileri, Poulantzas’ın sınıfı gördüğü noktadır. Diğer bileşen, üretici güçlerle olan ilişkidir. Bu da, karşımıza, sınıf pozisyonunu belirleyen, üretim araçlarının mülkiyeti ve o araçların kullanılmasıyla çıkar. Üretim araçlarının sahibi sömüren, bu araçları kullanan ise sömürülen sınıftır. Burada detaylı bir sınıf analizi yapabilmek için kısaca Poulantzas’ın izlediği yoldan konuyu detaylandıralım. Ücretler, sınıfı tanımlayan bir unsur değildir. Üretim süreci metanın nihai oluşumuna kadar ilerletilmelidir. Bu durumda, lojistik süreçlerde yer alan işçiler de işçi sınıfına mensup üretken faillerdir. Poulantzas buna karşılık, bankalar, reklam ajansları, hizmet endüstrisindeki ücretlileri, üretken işçiler kategorisine dahil etmez. Burada hizmet sektöründeki işçiler için farklı düşünmekteyiz. Hizmet ile sunulan görünmeyen bir ürün ve oluşturulan bir ‘değer’ vardır. O süreç içinde, harcanan bir emek ve o satılan hizmetin karşılığını oluşturmak için kullanılan materyaller vardır. Bu emek te bizce üretken bir emektir. Ayrıca aşağıda değinilen ideolojik ve politik kriterler de bu ayrımı oluşturmaz.

Diğer bir konu, toplumsal sınıfların belirlenmesinde ekonomik alanın temel olduğunu ama tek başına yeterli olmadığını Poulantzas’ın belirttiğini söylemiştik.

Gerçekten bu ideolojik, politik kriterlerin sınıfları belirlemesi için yapılan ayrım gerekli mi? Yazarımız bu gerekliliğin küçük burjuvazi incelemesinde belirginleşeceğini belirtir. Küçük burjuvaziyi iki gruba ayırabiliz; küçük ölçekli üreticiler, küçük ticaret işletmecileri ve diğeri ise, üretken olmayan (ki biz hizmet sektörü işçilerini bunlardan ayırmıştık) ücretliler (Poulantzas burada ücretli işçiler tabirini seçmiş) ve memurlar. Bu iki grup ta artı değer üretmiyor. Ancak, birbirlerinden çok farklı pozisyonalrda oldukları halde bir sınıf oluştururlar mı sorusuna evet yanıtı, ideolojik ve politik düzeyde benzer etkilere sahip olmalarıyla verilebilir. Sınıflar fraksiyonlarıyla konjonktürel olarak da birbirlerine politik ve ideolojik olarak yaklaşır veya uzaklaşabilirler. Benim fikrim, sınıf teorisi için bu ayrımın gerekli olmadığı yönünde. Hiç bir ideolojik ve politik etki, ekonomik ilşkilere göre konumlanan sınıf pozisyonunun tanımını değiştirmez. Ancak, bu ilşkilerin kombinasyonu bu toplumu yeniden üretir veya değiştirir.

Ne var ki, bu ayrımın öneminden vurgulayarak bahsetmeliyiz: 1 – Fenomenleri anlamak için ilişkileri anlamak zorunda olduğumuzu söylemiştik, sosyal sınıfların eyleyişlerini, konumlanmalarını, eğilimlerini anlamak için sadece ekonomik ilişkileri değil, ideolojik ve politik ilişkileri de anlamalıyız. 2- Sınıf pozisyonlarından farklı olarak, bu toplumsal kategorilerin politik konumlanışını anlamak için oldukça önemlidir bu belirleme; Poulantzas’ın toplumsal kategoriler belirlenmesi için sınıf fraksiyonlarından farklı olarak, politik ve ideolojik ölçütler ‘egemen bir rol oynar.’ Sözgelimi, bürokratlar, belli pozisyondaki aydınlar gibi. Elbette bu kategorilerin oluşturduğu gruplar, yukarıda bahsettiğimiz üretim sürecindeki pozisyonuna göre farklı sınıfların üyeleridirler. Bu önemlidir, zira özellikle faşizm ve toplumsal hareketlerde sadece sınıf konumlanması üzerinden yapılan tahliller hatalı sonuçlara götürüyor.

Bir sınıfa ait bir ‘öz eğilimden’ bahsedebilir miyiz?

Sınıf pozisyoları, sınıfı oluşturan grup faiillerinde (ekonomik pozisyondan dolayı), belli iktisadi çıkarları beraberinde getirir. Bu yapısal pozisyon nedeniyle bir takım sosyal ortak eğilimler oluşması söz konusudur. Ayrıca, -Bourdieu’da çok zengin anlatım bulduğu gibi- benzer konumlarda şekillenen faillik benzer davranış eğilimleri de oluşturabilir. Ancak, bu sınıfa ait bir ‘öz eğilim’den bahsedebileceğimiz anlamına gelmemektedir. Nihayetinde bu yapıları yeniden üreten toplumsal ilişkilerdir ve bu “toplum, insan failliğinin hem daimi koşulu hem de sürekli yeniden üretilen neticesidir. Ve praksis de, hem çalışma, yani bilinçli üretim hem de üretim koşullarının (genelde bilinçsiz) yeniden-üretimi, yani toplumdur.”36 Bu tam da bahsettiğimiz ortak konumlardan dolayı, değişmez özlerden bahsedemeyeceğimiz noktadır. İdeolojik ve politik ilişkilerin de sosyal değerlendirmede muhakkak gözönüne alınması, sosyal açıklama için elzemdir.

Poulantzas, sınıf pratiklerinin özgül nesnesi olarak ‘şimdiki an’ı görür ve bunu Althusser’in ifadesiyle konjonktür olarak adlandırır. Sınıflar, ancak sınıf mücadelesinde varlık buluyor, sadece sınıf mücadelesinde varlık kazanan ve yapının toplumsal işbölümü üzerindeki etkisi olarak görünen sınıfların bu belirlenimini, konjonktürdeki sınıf pozisyonundan ayırmak gerekir.37 Yapılar ise, O’na göre, pratikleri belirler, bu belirleme ve tersi bu pratiğin yapıya müdahalesi, yapının sınıf mücadelesinin çeşitlemelerinin sınırlarını üretmesine dayanır. “Konjonktür, yapıların, politik sınıf mücadelesi düzeyinde hep birlikte yoğunlaşmış pratiklerin alanı üzerindeki etkileri olarak ortaya çıkar.”38 Demek ki, yapı düzeyleri hep birlikte pratikler alanına ‘şimdiki an’ olarak yansıyor. Poulantzas burada siyasal alana yapısal(cı) bir alan açmaya çalışırken, -mesela- devlet denilen yapının politik olarak parçalanmasına (Lenin) teroik zemin üretiyor. Böyle olunca sınıflar, pratikte (konjonktürde) sınırları sadece ekonomik yapı tarafından belirlenmiş bir alan olmaktan çıkıyor. Elbette tüm bunlarda tarihselci yoruma itiraz ve özne olarak sınıfı bertaraf etme kaygısı vardır. Burada benzer bir yöründege yer alınıp düşülebilecek hata şudur; sınıf pratikleri ‘şimdiki an’da olarak beliriyorsa, ancak bu pratiklerle kavranabilecek ‘sınıf’ ancak an’larda görülebilir, ‘an’da vardır. Bu hataya karşı önlem olarak Bhaskar’ın koyutlarından söz ettik. Yine Bhaskar’ın yukarıda değindiğimiz yapının ve ilişkilerin yeniden üretimi, Marx’ın sınıf mücadelesi tarihin motorudur sözünde anlam bulur.

İktidar bahsi ile Poulantzas’ın sınıf kavramının anlam bulması için önemli bir teorik iş daha üstlenmiş oluyor. İktidar, sınıf pratiği alanında oluşan bir kavramdır. Sınıf ilişkileri iktidar ilşkileridir. İki kavramda, toplumsal ilişkilere içkindir. Ancak, bu iki kavram birbirinin temeli değildir. Yukarıda değindiğimiz gibi, sınıf kavramının ekonomik ilişkiler alanından temellenmesi, diğer toplumsal ilişkiler alanından yalıtık olduğu anlamına gelmez. (Poulantzas’dan farklı olarak sınıf tanımlaması için ekonomik ilişkiler alanına ait olduğu yeterlidir şerhini koymuştuk.)

Son olarak, şunları söylemek isteriz; Poulantzas ‘ideolojik’ yorumların karşısında realist bir sınıf yorumu ortaya koymuştur. Yazı içinde de önerdiğimiz gibi eleştirel realist bir felsefi destekle sorunsuz hale gelecek parlak bir çalışmadır bu. Önerdiğimiz rabıta için Sean Creaven’in ‘beliriverrmiş Marksizm’ (emergentist Marxism)39 tanımı ve çalışması ilginç bir yaklaşım sunmaktadır. Başka bir yazıda buna değineceğiz.

2016 İstanbul

1Bu konuda yapılmış nadir ancak önemli çalışmlardan Vefa S. Öğütle ve Güney Çeğin – Toplumsal Sınıfların İlişkisel Gerçekliği, Erik Olin Wright – Sınıf Analizine Yaklaşımlar incelenmelidir.

2Roy Bhaskar – Natüralizmin Olanaklılığı (NO) (Pratika yayınları -çev: Vefa Saygın Öğütle)

3Bhaskar – NO s.58

4Bhaskar – NO s.60

5Poulantzas – Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar s.53 (Epoa Yayınları -çev: Şule Ünsaldı)

6Marx – Felsefenin Sefaleti

7Poulantzas – Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar s.65

8Age. s.66

9Age. s.66

10Hegel – Tarihte Akıl s.58 (Kabalcı yayınları – çev: Önay Sözer)

11Hegel – Tarihte Akıl s.64

12Hegel a.g.e s. 64

13Poulantzas Kitabı adlı derlemede Türkçeye çevrilmiştir.

14Poulantzas – Büyük Britanya’da Marksist Teori (Les Temps Modernes (1966), New Left Review (1967), Poulantzas Kitabı s.171)

15İngiltere’de Marksistlerin, işçi sınıfının bu pozisyonunu destekler eğilimlerine karşı daha enternasyonal toplantılarında Troçki’nin muhalefeti ve bunun Stalin ile giderek büyüyen mesafesinin kilometre taşlarından olması ayrıca ilginçtir.

16Tarihselcilik bahsinde, ‘sınıf bilinci’ Marksizmden nispeten kolay uzaklaştırılabilirken, tarihin sosyal formasyonların ardışıklığı ile ilgili yönü o kadar kolay dışlanamaz. Gerek Althusser, gerek Poulantzas bu noktada başka yerlerde söylendiği gibi bir ‘ideal Marx’ tasarlamıştır denilebilir. Bu çıkarımlarda Poulantzas’ın bu konuda net tavrı bulunmakla birlikte kabul gören Marksist ‘tarihsel materyalizm’ teorisi inkar edilemez.

17a.g.e. s. 70

18a.g.e. s.11

19a.g.e. s. 13

20Isaac Deutscher – Troçki C2 s26

21Age – C2 s31

22a.g.e. s. 91

23Poulantzas – s.74

24Age – s.75

25Marx kendinde sınıf ve kendi için sınıf ayrımını, Poulantzas’a göre genç dönem eseri olan Felsefenin Sefaleti’nde yaptığına ve kendinde sınıfın ekonomik mücadele ile sınırlanmış bir statü olduğuna göre Poulantzas’ın Marx’ın dönem ayrımında bir çelişki bulunmakta. Bunu Marx araştırmacılarına bırakalım.

26This also means that the analyses presented here have nothing in common with the Hegelian schema with its class-in-itself (economic class situation, uniquely objective determination of class by the process of production) and class-for-itself (class endowed with its own ‘class consciousness’ and an autonomous political organization=class struggle), which in the Marxist tradition is associated with Lukacs” – Poulantzas “Classes in Contemporary Capitalism”

27Yazarın Şule Ünsaldı tarafından yapılan çevirisinde ‘yargı’ karşılığının uygun görüldüğü kelime İngilizce metinde ‘instance’ olarak yer almaktadır. Bu karşılığın anlamı yansıtmadığını düşünmekteyiz.

28Poulantzas . a.g.e. s.97 “Social classes do not cover structural instances but social
 relations”

29Poulantzas . a.g.e. s.97

30Poulantzas . a.g.e. s.99

31a.g.e. s.99

32Roy Bhaskar – Natiralizmin Olanaklılığı s. 60

33a.g.e. s.60

34a.g.e. s 62

35Roy Bhaskar – Naturalizmin Olanaklılığı s. 69

36Bhaskar – Natüralizmin Olanaklılığı s.59

37Topulsal Sınıflar Üzerine (Poulantzas Kitabı)

38Poulantzas – Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar s.106

39Sean Creaven – Marxism and Realism – Routledge publ.

Bir hak teslimi: İşlevselci ve Tarihselci Sınıf Anlayışarının Eleştirisi Ekseninde Bir Poulantzas Okuması” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s